Rousseau’ya göre, yönetim
işi halk ile halkın seçtiği başlar arasında yapılan bir sözleşmeydi. Toplumun
bir “sözleşme” etrafında bir arada bulunduğu varsayımını işleyen Rousseau’nun -ve
diğer toplum sözleşmecilerinin- bu yaklaşımı daha sonra anayasaların bir
toplumsal mutabakat metni olduğunu ileri süren liberallerin en temel siyasal dayanaklarından
ve meşruiyet araçlarından birisi olacaktı. Peki, siz bu toplumda yaşamak için
herhangi bir metin imzaladınız mı? Ya da İsviçreliler ya da Fransızlar,
Lübnanlılar... Gerçekte imzalamadığımız bir şeyden dolayı yüz yıllardır sorumlu
olmanın yarattığı sosyal psikolojinin yarattığı ağırlığın üstesinden gelmek hiç
de kolay değil. Liberal teorinin alt üst olamayacağı umutsuzluğunu aşılama
amacı taşımasak da ütopik ve hatta kimi noktalarıyla hayale dayanan bu kuramın,
ne derece güçlü olduğunun altını çizmek gerekir. Sadece yüz yıllardır ayakta
durması; aynı zamanda toplumları ve hatta onların anayasalarının yapımını bile
açıklayan yapısı bu güçlülüğünün ispatıdır.
Toplum Sözleşir mi?
Toplum
sözleşmesi için kısa bir tanım yapmak gerekirse arzu politikalarından söz etmek
yerinde olacaktır. Korku benim ikiz kardeşimdir diyen ünlü “sözleşmeci” Hobbes
da “insanların birbirleriyle savaşmalarının en sık görülen nedeni birçok
kişinin aynı anda aynı şeyi elde etmeye yönelik arzu duymasıdır” demiştir.
Özetle
toplum sözleşmecilerine göre insanlar doğal halde yaşarlardı. Sonrasında nüfus
arttı, insanlar yerleştiği toprakların ve evlerinin, topladığı ve ürettiği ürünlerin
kendilerinin olduğunu söyleyerek mülkiyeti uydurdu. İnsan ilişkileri artık
farklı ve oldukça karmaşık biçim almaya, ihtiyaçlar çoğalmaya, mülkiyetle
ilgili çatışmalı diyaloglar doğmaya, güvenlik ve özgürlük gibi konularda kaygılar
ortaya çıkmaya başlayınca, çeşitli kurallar konulmaya ihtiyaç duyuldu. Sonra
toplum içinde kimilerinin yine belli kurallar içinde yönetici olması lazım
geldi. Derken aslında kapsamlı bir değişiklik yaşandı. Artık toplum yeni bir siyasi
bir hal almıştı. Bu siyasi halin en genel kuralları için bir anayasa
yapılmıştı. Artık insanlar, doğarken aslında zımni olarak bir anlaşma
imzalıyordu. Bu anlaşma ile kişinin özgürlüğünün korunması için özgürlüğünün
sınırlanacağı söyleniyor, kişi de toplumun ve şahsi olarak kendisinin daha düzenli
yaşaması için konulan ana kurallara uyacağını belirtiyordu.
Her Şey Bu Kadar
Basit mi?
Toplum
sözleşmesi, kendisini destekleyen ve ortaya atan düşünürler arasında homojen ve
tek tip bir yapıda değildir. Kimi olumlar, kimi olumsuzluk yükler. Kimi ileri
kimi geri der. Örneğin “Toplum Sözleşmesi” ismiyle eser veren Rousseau,
sözleşme öncesi insanın sosyal olmadığını, aile ve toplum içine girdikçe
sosyalleştiğini, insanlar arasında eşitsizliğe kaynaklık edecek özel mülkiyetin
ortaya çıkmasıyla sınıfsal bir bölünme yaşandığını, insanlar arası ilişkilerin
karmaşık hale geldiği için sözleşme ile başka bir organizasyona geçildiğini
ileri sürer.
“İnsan
insanın kurdudur” sözüyle bildiğimiz Hobbes, toplum sözleşmesi öncesi sürece
duruma olumsuzluk, bir savaş hali durumu yükler. Başka bir ifadeyle insanlar
barış ister, bu barışı sağlamak için özgürlüklerinin bir kısmından vazgeçer ve bu
nedenle toplum sözleşmesini imzalar. Liberalizmin önemli kuramcılarından Locke ise toplum sözleşmesi öncesi doğa
durumunu barışçıl olarak yorumlar. Bu barışın devamı, özgürlükler, mülkiyet ve
yaşama hakkı için bu sözleşme imzalanır. Locke, yaklaşımıyla doğa toplumundan
siyasal topluma geçildiğini, devletin kaynağının ve meşruiyetinin de bu
sözleşme olduğunu, devletin temel amacının özgürlüğe güvence sağlamak
olduğunu belirtmişken, Jefferson bu haklar içinde en önemlileri olarak yaşamı,
özgürlüğü ve mutluluğu öncelikli olarak saymıştır. Bu hakların sağlanması için
insanlar arasında, güçlerini yönetilenlerden alan yönetimler kurulduğunu
belirtmesi ise yönetimler kurulmadan önceki bir düzenin varlığını işaret
etmektedir.
Spencer
ise daha gerçekçidir. Onun devleti bir zorunluluk olarak görmesi, toplum
sözleşmesi teorisinin temelsiz olduğunu görmesinden de anlaşılabilir. Bu
anlamda "ister Hobbes'un ortaya koyduğu şekilde olsun, ister Rousseau'nun
resmettiği şekilde olsun, herhangi bir toplum sözleşmesi teorisinin sağlam
temellere dayanmadığını kabul etmek gerekir."
Bakıldığında bu güzel söylemler (Liberalizm süslemeyi
sever ve becerir), hâlâ çoğu insanın ve bilim insanının toplumu, devleti ve
hatta ülkemizin güncel tartışma konusu anayasayı açıklarken başvurduğu ana referans
noktalarından biridir. Bu kuram o kadar güçlüdür ki kimi zaman bilinçaltı devreye
girer ve istemeden de olsa düşünceler sözleşme mantığı çerçevesinde
şekilleniverir. Peki, dünyanın her yanı kan revan içinde kalmışken ve bu
durumdan tam da sözleşme kuramlarının ve kuramcılarının beşiği olan ülkelerin
sorumluluğu bu kadar büyükken, Toplum Sözleşmesini yeniden değerlendirmemiz
gerekmez mi? Bu tür bir kuramın kime özgürlük vadettiğini yeniden tartışmamız
şart değil mi?
Sözleşmenin Çöküşü Toplumun Çöküşü
müdür?
Bir
dünya düşünelim: Dünyanın en büyük güçlerinden birinde, kişinin biri çıkıp, devletinin
müdahaleleri yüzünden ortalığın karıştığı, savaşın çıktığı ve bu nedenle ülkesinden
çıkmak zorunda kalan mülteci ve göçmenleri nasıl kapı dışarı edeceğini
anlatırken oy alıp, Başkan olabiliyor. Üstelik, mantığıyla örtüşen biçimde,
azami kâr hesabı yapmış olsa gerek ki dış politikasını, liberalizmin neo-
biçimine uygun biçimde “satış” mantığıyla bir CEO'ya emanet ediyor. Özgürlük,
barış, kardeşlik gibi değerlerin savunusunu yapanları yetiştiren coğrafyada
ırkçılık ortaya çıkabiliyor.
Bir ülke düşünelim, toplum sözleşmesinin unsuru olan yönetim,
çoğunluğun oylamasıyla ana sözleşmedeki özgürlük ve barışa aykırı
davranabiliyor. Bireylerin zımni kabulüyle geçiş yapılan anayasalı toplumu
örnek alalım. Doğal düzenden bahsi geçen bu düzene, en basit deyimiyle
özgürlükler yaşansın ya da keyfi ölümler olmasın diye geçilmemiş miydi? Peki,
yaşadıklarımız ne? Bir çocuğun, binanın zemin katında ölüye çevrilen ve
buzdolabında saklanan diri bedeni hangi sözleşmeyle açıklanabilir? Ya da bir
polisin, gencin umutları, sevdiklerinin duyguları, aşkları ve bedeninden kopan
parçaların Beşiktaş’ta stadyumun duvarlarına yapıştırıldığı vahşeti
yaratanların sözleşmeye imza atarken söyledikleri “evet”ini nasıl kabul
edeceğiz? Eşini öldüren kişinin evlenirken imza attığı sözleşme ya da söylediği
evet ne kadar geçerli sayılabilir?
Başka bir nokta daha: Herkes özgürlüğünden kısıp
sözleşmeye imza attı. Ben o imzanın özgür olmam ve siyasi temsilde adaletin
bozulmaması koşuluyla arkasındayım. Bir gün çoğunluğun oy desteğine sahip
olanlar çıkıp; sözleşme, mutabakat gibi kavramların üst yapısı olarak anayasa
yaptığını vurgulayıp, “ben senin egemenlik yetkini, temsil kabiliyetini bir kişiye
veriyorum” derse sözleşme ne olacaktır? Ancak; “sözleşme kendi
çocuklarını yer” diyerek yetmez ama aydınız, liberaliz diyenleri tarihin
sayfalarına not edebiliriz. Bugün bu ülkede yeni anayasa teklifinin getirdiği
mantık, toplum sözleşmesinin çöküşünün resmiyetidir.
Ahlak, barış, özgürlük, umut ve liberalizmin insana
dayattığı ekonomik ve toplumsal biçim ve bunun oluşturduğu toplum ve onun sözleşmesi
çökmüştür. Walter Benjamin’in Tarih
Meleği’yle örneğini verdiği gibi artık zaman akmaya devam etse de,
insan(lık) geriye doğru gitmektedir. Bunu durduracak, insanlığın gidiş yönünü
zamana koşut olarak ileriye çevirecek akılcı çözümler ise tarihte ve hatta
yakın zaman tecrübelerinde duruyor. Hem de gizli saklı değil. Bize düşen onları
tarihin sayfalarından çekip yeni, eşit ve özgür bir toplum idealini liberal
sözleşmeciliğin karşısına koymaktır.


