25 Aralık 2019 Çarşamba

Ali Mert Taşcıer'den Odatv'ye dikkat çeken açıklamalar: Yeni yasayla kayyumlar kurumsallaşacak








Yerel yönetim uzmanı, Dr. Ali Mert Taşcıer’in “Neoliberalizm, Yerelleşme ve Türkiye” adlı çalışması Tekin Yayınevi’nden çıktı.
Ali Mert Taşcıer, “Neoliberalizm, Yerelleşme ve Türkiye" ile neoliberalizmin Türkiye’de ekonomik ve yönetsel açıdan nasıl geliştiğini anlattı. Taşcıer, Odatv’ye, Ocak ayında gündeme gelmesi beklenen yerel yönetimler yasa tasarısına ilişkin dikkat çeken bilgiler verdi.
Kayyumların kurumsallaşacağına vurgu yapan Taşcıer, özellikle büyükşehir belediyelerinin yetkilerinin kısıtlanarak merkezi hükümetin yetkilerinin artırılacağı uyarısında bulundu.
Bu durumun “yerel yönetimleri güçlendiriyoruz” sözleriyle açıklanacağını aktaran Taşcıer, özellikle birçok önemli belediyeyi kaybeden iktidarın bu hamleyi Ocak ayından itibaren gündeme taşıyacağını söyledi.
Yasa tasarısını doğrudan Mehmet Özhaseki’nin başında olduğu bir ekibin hazırladığını anlatan Taşcıer, “Tasarı Saray’da değil AKP’de hazırlanıyor. Politika kurulları ya da Saray bu aşamada dahil olmadı” ifadelerini kullandı.
Taşcıer, “Neoliberalizm, Yerelleşme ve Türkiye” kitabında ise gündemdeki tam da bu tartışmalar üzerinden neoliberal politikaların Türkiye üzerindeki etkilerini inceliyor.
"Bu işin laboratuvarı Şili"  diyerek tarihsel geçmişinden bu yana neoliberalizmin nasıl ortaya çıktığına dair detaylar veren Taşcıer, “Şöyle düşünelim. Liberal düşünürler, daha fazla yerelleşmenin doğru olduğunu savunuyor.  Türkiye neoliberal politikaların egemen olduğu bir ülke. Peki, gidişat nasıl? Daha fazla merkezileşme” ifadelerini kullanıyor.
Taşcıer, bu durumun nedeni olarak rant paylaşımını gösteriyor ve “Yerelde yaratılan rantın, belediyeler eliyle hem de iktidarın karşısındaki ittifakın belediyeleri eliyle (ilk icraatlar da göstermektedir ki) halkın lehine dağıtılması, merkezi iktidar tarafından istenen bir durum değil. O zaman yapılacak düzenlemeler, rantın ve rantı kontrol edecek yetki ve sorumlulukların da merkezileşmesi anlamına gelecektir” diyor.
İşte Dr. Ali Mert Taşcıer’in Odatv’ye verdiği yanıtlar:
- Kitabın konusu nasıl ortaya çıktı?
Yüksek lisansımı yönetim tarihi üzerine yapmış, merkezi yönetim yerel yönetim çatışmasını tarihi süreç ile ele almıştım. Doktora tezimi yazmadan önce beni iki konu çok etkiledi: İlki, TBMM İçişleri Komisyonu'nda görüşmeleri süren 6360 sayılı, yerel yönetim sistemini kökten değiştiren kanunun görüşmelerini takip etmiştim. Kanun ile kurulacak sistemin çok farklı boyutlarıyla ele alınması gerektiğini hissetmiştim. İkincisi ise literatürdeki yazanlarla uygulamanın farklılığıydı. Egemen yaklaşım diyor ki “neoliberalizm özgürlüktür, demokrasidir, yerelleşmeyi savunur.” İşin teorisi böyle yazıyor da gerçek öyle mi? Türkiye şu an neoliberal politikaların egemen olduğu ülkelerden biri. Peki, yerelleşiyor mu Türkiye? Hayır, aksine merkezileşiyor. İşte bunun üzerinden yola çıkarak doktora tezini ve ardından ona dayanarak kitabı yazmış oldum.
- Kitabın üç bölümden oluştuğunu görüyoruz. İlk bölümde neoliberalizm tarihçesiyle ve ayrıntılarıyla ele alınmış. Siz neoliberalizmi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sosyal bilimlerde yapılan çalışmalarda, işin ekonomik ve siyasi yönü ele alındığında mutlaka 1929, 1980 tarihlerindeki kırılmalar başat olarak yazılır. İster kitap olsun ister makale tüm yazılarda bu yıllara mutlaka atıf olur. Neoliberalizm nedir diye yanıtlamak çok kolay olmayabiliyor. Bu nedenle ben kitapta ne olmadığını da anlatmaya çalıştım. Öncelikle şunu belirtelim: Neoliberalizm ekonomi temelli bir yaklaşımdır. Böyle olunca da siyaset, hukuk, sanat gibi onlarca disipline doğrudan ya da dolaylı olarak etki ediyor. Kabaca bir çerçeve çizmek gerekirse: Liberalizmin gelişimini üç evrede inceleyecek olursak “bırakınız yapsınlar”cı klasik liberal anlayış genel olarak devlet müdahalesini en düşük düzeyde tutmak, serbest piyasayı egemen kılmak amacındaydı. 1929 Ekonomik Krizi sonrası düşen kâr oranlarını tekrar eski günlerine döndürmek için Keynesyen yaklaşım devleti piyasa meydanına davet etmişti. Buna müdahaleci liberalizm, sosyal liberalizm gibi isimler verenler var. 1970’lerin sonunda yaşanan Petrol Krizi ile liberalizm ana ilkeleriyle aslına rücu etmeye başladı. Yine devlet küçülsün, piyasa serbest olsun tekrarları başladı. Ama bunu diyen liberalizm her ne hikmetse hiç yanı başından güçlü devleti ayırmamıştır. Her zaman piyasaya müdahale amacıyla sopa olarak tutulmuştur. Hatta kârı yükseltme amacıyla her vahşi hale büründüğünde, biraz da imaj düzeltmek için “özgürlük, demokrasi, şeffaflık” gibi söylemleri sıklıkla kullanmıştır. Elbette bunları çok genelleyerek anlatıyorum. Kitapta her birini ayrıntıyla ele aldım. Özetle neoliberalizm ekonomik temelli bir yaklaşımdır ve doğrudan ya da dolaylı olarak pek çok alanda egemendir. Temel amacı sermaye hareketliliğinin sağlanması ve kâr oranlarının yükselmesidir. Pragmatik bir teori olarak da temel amacına ulaşmak için aslında diğer her şey araç olarak kullanılmaktadır. Teorisinde yazan serbest piyasa, serbest ticaret gibi. Ve kitabın temelini oluşturan yerelleşme gibi. Yani amaca giden yolda teorisinde yazan ilkelerin tam tersini uygulamada sorun görmemektedir.

- Temel savınız olan yerelde merkezileşme de neoliberalizmin çelişkisine mi dayanıyor?
Kesinlikle. Şöyle düşünelim. Liberal düşünürler, daha fazla yerelleşmenin doğru olduğunu savunuyor.  Türkiye neoliberal politikaların egemen olduğu bir ülke. Peki, gidişat nasıl? Daha fazla merkezileşme. Çünkü amaç yerelleşmenin sağlanması değil. Yerelleşme amaçlara uygun bir yöntem olsaydı da o tercih edilirdi. Yalnız şunu gözden kaçırmamak lazım. Büyük anlatılar ilgi çekici olabiliyor. Günlük siyasi pratikler bu noktada belirleyici olabiliyor. Elbette bu pratikler geleneklerden beslendiği gibi, geleneğin pekişmesini de sağlıyor. Ama sonuç itibariyle günlük siyasi çıkarları bu konularda asla yabana atmamak lazım. 6360 Sayılı On Dört İlde Büyükşehir Belediyesi ve Yirmi Yedi İlçe
Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 644 Sayılı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ve 6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’u günlük siyasi kaygılara dayanan yanlarını da kenara atmadan incelemeye çalıştım. Özellikle 6360 sayılı kanun, Türkiye’de yerel yönetim sistemini kökten değiştirdiğini unutmayalım. Peki, yeni sistem nasıl bir biçime büründü? Büyükşehir belediye sayıları arttı, görece yetki ve sorumluluklar çoğaldı, biraz da merkezden aktarılan pay büyüdü. Ama işin ilginci, buradan çıkan sonuç yerelleşme olmadı. Güçlü büyükşehir belediye başkanı, ona eskisinden daha çok bağımlı ve aralarında sanki bir hiyerarşi varmış biçiminde ilçe belediyeleri. Vesayet sistemi değişti mi? Hayır. Gelir, yetki ve sorumluluğa göre mi arttı? Merkezden aktarılan kaynak yerine öz gelirlerin yaratılması teşvik edildi mi? Halkın denetimi, şeffaflık, hesap verilebilirlik konusunda sistemler kuruldu mu? Rant mekanizmalarının halkın lehine işleyeceği düzenlemelere imza atıldı mı? Tüm bu soruların yanıtı hayır. Üstelik güçlü büyükşehir belediye başkanları ya da Yatırım İzleme Koordinasyon Birlikleri (YİKOB) gibi merkezi yönetimin taşra teşkilatı görünümündeki yapılarla yerelde farklı bir odak noktası oluşturuldu. Yani bir nevi “yerelde merkezileşme” dediğimiz durum ortaya çıktı. Yine amaç yerelde oluşan ranta dönüktü. Hiç istenmeyen iki şey oldu. İlki, açılım sürecinde masanın devrilmesiyle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki güçlü büyükşehir belediye başkanlarıyla yaratılmak istenen durumun tersine dönmesi ki bunu iktidar mantığıyla kayyumlar ve YİKOB’ların güçlendirilmesiyle çözmeye çalışıyorlar. İkincisi, 31 Mart seçimlerinde alınan sonuç.
- Aslında ben de seçimlere gelmek istiyordum. 31 Mart sonrası süreç ile savlarınız hangi noktalarda birleşiyor?
6360 sayılı kanunun, pratik siyaset sonucu istenmeyen yanlarından ilkinden kurtulmanın yolu olarak kayyumların ve YİKOB’lar dedik. Ancak, 31 Mart seçim sonuçları bu kadar kaba yöntemlerle tersine çevrilecek gibi değil. Küçük denemelerle sürecin tıkanması, çalışmaların aksatılması ya da sistem devamlılığının kilitlenmesi sağlansa da daha büyük bir şeye ihtiyaç var, o da kanuni düzenlemeler. Yerelde yaratılan rantın, belediyeler eliyle hem de iktidarın karşısındaki ittifakın belediyeleri eliyle (ilk icraatlar da göstermektedir ki) halkın lehine dağıtılması, merkezi iktidar tarafından istenen bir durum değil. O zaman yapılacak düzenlemeler, rantın ve rantı kontrol edecek yetki ve sorumlulukların da merkezileşmesi anlamına gelecektir.
- Bu durumda yakın zamanda bu düzenlemeler kaçınılmaz olacak.
Mutlaka. Yapılan açıklamalara göre Ocak 2020’de yerel yönetimlere dair bir kanuni düzenleme gelecek gibi. Tabi ki bu arada uygulamada tıkanıklıklar yaratmak ya da küçük düzenlemeler yapmaktan da geri durulmayacak gibi. İki kez seçim kazanan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na kendisinin çalıştırılmayacağı, “topal ördek” benzetmeleri defalarca kez söylendi. Sonuç: Kanuni düzenlemeler öncesi eldeki olanaklarla uygulamaya başlandı. Hemen çok yakın bir örneği hatırlayalım. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait milyarlarca liralık gayrimenkul, AKP'li belediye meclis üyelerinin oylarıyla yine AKP’li olan ilçe belediyelerine bedelsiz olarak verildi. Buralardaki yapılar artık büyükşehir belediyesinin değil. Geliri olan yerler de aynı biçimde. Yani İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin zararı pahasına işlem yapılıyor. Kaybeden kim? Halk. Ekrem İmamoğlu bir miktar oy kaybetsin diye yapılan bu siyasi girişimler, ağır etkiye neden olacaktır. Bunu sosyolojik çalışmalar da doğruluyor. Geçtiğimiz günlerde Bekir Ağırdır’ın bir ifadesi çok dikkatimi çekti. Özetle 30 yaş altı gençlerde tüm siyasi partilere ilginin giderek zayıfladığın söylemiş ve şunu eklemiş: “Gençler ulusal sorunlarda başarı ihtimalinin düşük olduğunu düşünüyor. Bu nedenle kendi hayatlarına dokunan yerel sorunlarla daha çok ilgileniyor.” Ulaşım, su, çöp gibi çeşitli yerel hizmetler bu kapsama sokulabilecek türden. Ve bir ekleme yapalım. Bahsi geçen kuşak sosyal medya ve kitle iletişim araçlarını aktif olarak kullanıyor. Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş, Tunç Soyer gibi yeni nesil belediye başkanlarının ortak özelliği nedir? O gençlere ulaşabilecek araçları aktif kullanıyor olmalarıdır. Ya da tersine çevirirsek, Özlem Çerçioğlu, Yılmaz Büyükerşen gibi şu ana kadar kalıcı olmasının altında da hizmeti üretmesi ve bunu gençlere, kadınlara dokunur biçimde duyurması geliyor diyebiliriz. İşte hizmetlere uygulamada ket vurmaya çalışmak, gençlerin gözünden kaçmayacak niteliktedir. Yasal düzenlemelerle bunları kalıcı hale getirmek ise uzun vadede çözüm olmayacak, yerel yönetimlerin ve özellikle belediyelerin sorunlarını katlayacaktır.

- O zaman yerel yönetimlere dair taslakta ne gibi düzenlemeler olduğunu biliyor muyuz?
Yerel yönetimlerde köklü değişiklik yapan 6360 sayılı yasa henüz yeni sayılırken, düzenleme ihtiyacı nereden doğdu? Düşünülen düzenlemeler asıl ihtiyaçlara yanıt veriyor mu? Açıklamalara dayanacak olursak, son soruya olumlu yanıt veremeyiz. Herhangi bir sistem değişikliğine gidilmeyecekse açıklandığı kadarıyla bu düzenlemenin yerel yönetimlerin güçlenmesine hizmet etmesi beklenemez. 6360 sayılı kanunla birlikte ortaya çıkan sistemin ayrıntılarıyla ele alınması zaruridir. Yerel yönetimlere dair köklü değişiklik yapma ihtiyacı açıktır.
Şüphesiz taslağın tamamını görmeden bir şey söylemek doğru olmayacaktır. Ancak kamuoyuna yapılan açıklamalardan ve içeriden gelen bazı bilgilere dayanarak, Oda TV’ye özel bir şeyler söyleyebilirim. Öncelikle bunun işaret fişeği olan ve gözden kaçan bir olay vardı. Kamuoyunda çok tartışılmadı. Encümen tartışması. Unutulmasın ki mevcut belediye mevzuatı, iktidarın kendi çıkarttığı yasalardan oluşuyor. Buna rağmen Cumhurbaşkanı bizzat kendi encümeni tartışmaya açtı ve “Encümende atanmışlar mı hâkim olacak, seçilmişler mi? Tabii ki de seçilmişler. Geçmişte öyle diye buna böyle mi devam edecek? Yanlışın neresinden dönerse kârdır diyerek bu yanlışı düzeltmek lazım” dedi. İlk gelen tepkiler neydi: “Bugüne kadar neden aklınıza gelmedi, yasa çıkarılırken niye böyle derdiniz olmadı” biçimindeydi. Bir diğer nokta zaten encümende seçilmişlerle atanmışlar bir araya gelerek istişarede bulunur. Görevinin özelliği budur. Şimdi tutup “encümen demokratik değil” demek çok tutarlı değil ve teknik açıdan sıkıntılı. Halk, 23 Haziran İstanbul seçimlerinde de görüldüğü gibi, “kaybedince mi aklına geldi” diye soruyor.
Aldığımız bilgiler gösteriyor ki Boğaziçi ve çevresiyle ilgili yetkilerin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı bypass edilerek merkeze devredilmesi gibi düzenlemelerle karşı karşıya kalacağız. Özellikle yerel yönetimlerin kentsel planlamaya, dönüşüme dair yetkilerinde ellerinde kalanlar merkezi yönetime devredilecek. Doğrudan devir olmasa da bunlar üzerinde onama, kontrol gibi yeni tür vesayet yaratılacak. Bu doğru bir adım olmaz. Yine aldığımız bilgiler doğrultusunda, yapılması olası, ciddi biçimde dile getirilen bazı düzenlemelere karşı, uyarı görevini yerine getirmekte yarar var: Planlamada, büyük yatırımlarda, kentsel dönüşüm konusunda; teklik sağlamak, eşgüdümü kolaylaştırmak bahaneleriyle merkezileşme teşvik edilmemelidir. Plan bahanesiyle yerel yönetimlerin gücünü kırarak merkezin gücünü artıracak, yeni onay makam ve aşamaları yaratmamalıdır. Belediyelerin gelirlerini artıracağım gerekçesiyle özellikle belediyeler arasında mevcut olan farklı gelir kalemlerinde tasarrufa gidilmemelidir. İktidar tarafından “iki büyükşehir belediyesi arasında ciddi gelir farkının olduğu ve bunun dengelenmesi gerektiği” üzerinde duruluyor. Bu gibi düzensizlikler net kurallar konularak düzeltilebilir. Türkiye’de belediye gelirleri ve genel olarak yerel yönetim maliyesi, oldukça karmaşık bir yapıdadır. Nüfus, hizmet alanı, büyüklük gibi unsurlara göre yeni ve basit koşullar belirlenmelidir. İki belediye arasındaki fark bahanesiyle “keyfi” kaynak aktarma ve “yandaş belediyeyi kayırma” yöntemlerine başvurulmamalıdır. İlçe ve büyükşehir belediyeleri arasında yetki, görev ve gelir açısından iktidarın kendi yarattığı dengesizliği düzeltme bahanesiyle iktidar partisi belediyelerine orantısız destek zemini yaratılmamalıdır. Kayyum konusu “keyfilik sistemi” olmaktan çıkarılmalı, uluslararası kurallar paralelinde düzenlemeler yapılmalıdır. Yapılması düşünülen düzenlemelerin tersi olduğuna dair çeşitli bilgiler almaktayız. Umarım taslak aşamasında bunlardan vazgeçilir. Kimse unutmasın ki halka rağmen hiçbir şey olmuyor. Ekrem İmamoğlu’nun ikinci kez seçilmesinde bunu gördük.
Mert Taşçılar
Odatv.com

2 Aralık 2019

https://odatv.com/ali-mert-tascierden-odatvye-dikkat-ceken-aciklamalar-02121928.html 

Ali Mert Taşcıer: "Neoliberalizm, Türkiye'de Merkezileşmenin Dozunu Artırıyor"






Ali Mert Taşcıer: Neoliberalizm, Türkiye'de Merkezileşmenin Dozunu Artırıyor

Neoliberalizmin Türkiye'de yerelleşmeye etkisini anlatan, yerel yönetim uzmanı Dr. Ali Mert Taşcıer ile yeni çıkan kitabı ''Neoliberalizm, Yerelleşme ve Türkiye'' üzerine konuştuk. Taşcıer, teoride neoliberalizmin yerel yönetimi savunduğunu, fakat neoliberal politikaların egemen olduğu Türkiye'de ise merkezileşmenin dozunu artırdığını ifade etti.

Taşcıer'in Gerçek Muhabir'e verdiği röportaj şu şekilde;
Kamu yönetimi alanında, özellikle yerel yönetimler alanında çalışmalarınız biliniyor. Kısaca Dr. Ali Mert Taşcıer Kimdir?

1983 doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve liseyi Ankara’da okuduktan sonra lisans ve yüksek lisans eğitimimi Mersin Üniversitesi kamu yönetimi bölümünde tamamladım. Yüksek lisansta yönetim tarihi, merkezi yönetim yerel yönetim ilişkileri üzerine çalışma gerçekleştirdim. Gazi Üniversitesi siyaset bilimi ve kamu yönetimi bölümünde doktora derecesini aldım. Doktorada ise neoliberalizm ve yerelleşme konusunda bir tez yazdım. Tezime dayanarak yazdığım ''Neoliberalizm, Yerelleşme ve Türkiye'' isimli kitabım geçtiğimiz günlerde Tekin Yayınevi’nden çıktı ve raflarda yerini aldı. Siyasi danışmanlık ve basın danışmanlığı yaptıktan sonra öğretim görevliliğine devam ettim.
Daha önce benzer konularda kitaplar yazıldığını görüyoruz, sizin kitabınız ''Neoliberalizm, Yerelleşme ve Türkiye'' özellikle değişen büyükşehir yasası sonrası güncel bir değerlendirme olarak ortaya çıkıyor. Siz bu kitabı nasıl tanımlarsınız?

Alanda gerçekten çok değerli çalışmalar var. Neoliberalizm, yerelleşme konularında Türkiye’de ciddi bir akademik birikim sağlandı. Ben bu konulara farklı bir pencereden bakmaya çalıştım. Öncelikle ayrıntılı bir neoliberalizm değerlendirmesi yapmaya çabaladım. Burada asıl amacım neoliberal teori ile uygulamanın çelişkilerini ortaya koymaktı. Örneğin, neoliberal teori serbest piyasa, serbest uluslararası ticaret ya da sınırlandırılmış devletin doğruluğunu savunuyor. Bunlar teoride ayrıntıyla açıklanıyor. Ama uygulama söz konusu olunca tam tersiyle karşı karşıyayız. Demek ki teori ve uygulama arasında ciddi bir çelişki mevcut. Teoriye bakılacak olursa neoliberalizmin daha fazla yerel yönetimi savunduğu düşünürleri, yazarları tarafından vurgulanmakta. Peki, neoliberal politikaların egemen olduğu Türkiye örneği bize neyi gösteriyor? Savunulanın aksine ülkemizde yerelleşmeyle karşılaşmıyoruz. Aksine Türkiye’de merkezileşme dozunu artırıyor.
Kitapta, ülkemizde neoliberalizmin hem ekonomik hem de siyasi gelişimini ele aldıktan sonra, merkezi yönetim yerel yönetim ilişkilerine ayrıntıyla değinmeye çalıştım. Merkezileşme-yerelleşme geriliminin bir asırlık tarihçesine baktıktan sonra, özellikle yerel yönetim sistemini kökten değiştiren 6360 sayılı On Dört İlde Büyükşehir Belediyesi ve Yirmi Yedi İlçe Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair yasa ile yerelde merkezileşme diye tanımlanacak özel bir durumla karşı karşıya kaldığımızı ifade etmeye çabaladım. Evet, yerel yönetimleri ilgilendiren bir yasa çıktı ama bu yerelleşme anlamına gelmemekteydi. Artık yaşadığımız merkezileşmenin özel bir durumu var yani.
Neoliberalizm ve yerelleşme arasındaki ilişkiyi nasıl ele aldınız?

Bahsettiğim gibi öncelikle neoliberal politikaların egemen olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Teorisine uygun biçimde Türkiye'de tüm hükümet programlarında daha fazla yerelleşme olacağının sözü verilmekte. Ama uygulama tam tersine işaret etmekte.
Peki, bunun altında ne yatıyor?
Bu önemli bir soru ve hatta sorun. “Neoliberalizmin gerçek amacı nedir?'' sorusuna yanıt vermeden bunu çözümleyemeyiz. Neoliberalizmin gerçek amacı daha fazla demokrasi, şeffaflık, hesap verilebilirlik ya da yerelleşme mi, yoksa asıl amacına ulaşmak için bunları bir araç olarak mı kullanıyor? Özellikle küreselleşme ile birlikte uluslararası alanda sermayenin daha fazla serbestisi ve kâr oranlarının artması asıl amaç. Buna ulaşmak için uygulamada neye ihtiyaç varsa onu gerçekleştiriyor. Türkiye'de asıl amaca merkezileşmeyle ulaşacağı için uygulamada durum teoriyle tam tersi haline geliyor.
Özetle neoliberalizm, sermayenin hareketliliği ve kâr oranlarının artırılması için teorisinde yazan yerelleşmenin aksine Türkiye’de merkezileşmeyi pekiştiriyor. Tabii ki Türkiye'deki merkezileşme geleneği ve güncel siyasi gelişmelerde durumu pekiştiriyor.
Bir yerel yönetim uzmanı olarak, 31 Mart yerel seçimlerinden sonra, iktidarın elinde bulunan belediyelerin muhalefete geçmesiyle birlikte, belediyelerde yaşanan yetki kısıtlamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında konunun tam olarak özü sorduğunuz bu soru ile ortaya çıkıyor diyebilirim. 31 Mart ile birlikte Türkiye'de büyük bir dönüşüm başladı. Artık genel iktidar ile yerel iktidar farklı siyasi pozisyonda. Demokrasi kültürüne sahip ülkelerde olası bir sonuç. Sandığa gidilir, halk tercihini yapar ve sonucunda yönetim el değiştirebilir. Buraya kadar herhangi bir sorun görünmüyor. Ancak maalesef bizde demokrasi geleneğiyle bağdaşmayan bir tavır seslendirilmeye başlandı ve bunu özetleyen ise “topal ördek'' benzetmesi oldu. Neydi yerel yönetimler? Halkın kendine en yakın yönetim biriminde, kendi seçtiği yöneticiler aracılığıyla yerel ve ortak hizmetlerinin görüldüğü organlardır. Yani seçim yoluyla hizmetleri yerine getirecek yapılar belirleniyor. Amaç; halkın demokratik hakkını kullanarak, en temel ihtiyaçlarını karşılayan hizmetleri gördürmesidir. Oysa iktidarın ortaya koyduğu tavır hizmetlerin aksamasına neden olacak türden. Bakın Ankara’da benzeri bir durum yaşandı. Mansur Yavaş seçilir seçilmez, yasal düzenlemelerin aksine, belediye meclisindeki çoğunluğa dayanarak, belediye şirketlerinde hizmet üretimini aksatacak biçimde kararlar alınmaya çalışıldı. Buradan dolaylı biçimde Mansur Yavaş'ın ve seçildiği Millet İttifakı’nın siyaseten zarar görmesi amaçlandı. Dolaylı yoldan bir seçilmişin zarar görmesi ne demek? Doğrudan seçmenlerin zarar görmesi demektir. Örneğin, ulaşımda ya da Halk Ekmek'te belediye şirketlerinin yönetim kurulu üyelerinin belirlenmesine engel çıkarılması, halkın bu hizmetlere nitelikli ve yeterli oranda ulaşmasına set çekmektedir. Zararı toplu taşımayı ve uygun fiyatlı ekmeği kullanan orta ve alt gelir grubu yurttaşlar görecektir. Buradan siyasi bir beklentide bulunmak doğru değildir, oy devşirmeye çalışmak yarar sağlamaz. Üstelik tüm bu engellemelere rağmen 200 günlük çalışmaya bakıyorsunuz, kısa vadeli 3 milyar 484 milyon 489 bin 406 TL borç devir alan Ankara Büyükşehir Belediyesi, tasarruf politikaları sonucunda 200 günde kısa vadeli borçların 305 milyon 821 bin 757 TL’lik kısmını ödemiş. Ayrıca büyükşehir bütçesi, 8 Nisan - 25 Ekim tarihleri arasında israfla yapılan mücadele sonucu 387 milyon 821 bin 378 TL fazla vermiş. Dikkatinizi çekiyorum, bu rakamlar her türlü siyasi engellemeler ya da musluklar kapalıyken sağlanıyor. Düşünün bir de her şey olağan işleseydi ne gibi başarılara imza atılırdı. Halkın parası, nasıl halk için kullanılırdı. Dediğim gibi,demokratik tavır burada devreye girer. Şimdi yerel yönetimlere dair çeşitli yasal düzenlemelerin yapılacağına ilişkin haberler paylaşılıyor. Genel olarak bunların içeriğinin, belediyelerin elindeki yetkilerin, merkezi yönetime devredileceği yönünde. Bu tip düzenlemelerde ana amaç; rantın yerelde halk lehine bölüşümü yerine, merkeze çekilerek iktidara yakın kişiler arasında bölüştürülmesi ve eski sistemin devam ettirilmesini sağlamaktır. Sonuç itibariyle az sayıda kişiye, halkın aleyhine ve yurttaşların cebinden çıkan parayla kaynak aktarılması anlamına gelecektir ki kimseye yarar sağlamaz. Ve unutulmasın ki bu gibi düzenlemeler, mutlaka zamanı gelir, sahiplerini vurur.


26 Kasım 2019

https://www.gercekmuhabir.com/ali-mert-tascier-neoliberalizm-turkiye039de-merkezilesmenin-dozunu-artiriyor-roportaj,10.html

Ali Mert Taşcıer: "Neoliberal politikaların temel amacı daha fazla kâr"











Neoliberal politikaların temel amacı daha fazla kâr

HÜSEYİN ŞİMŞEK
Yerel yönetim uzmanı, Dr. Ali Mert Taşcıer, neoliberalizmin ne anlama geldiğini açıklayarak Türkiye’de bu kavramın ekonomik ve yönetsel açıdan nasıl geliştiğini ele aldığı Neoliberalizm, Yerelleşme ve Türkiye isimli bir kitaba imza attı. Dr. Taşcıer ayrıca Türkiye’de yerelleşmenin tarihçesine değinerek neoliberalizmin yerelleşmeyi değil merkezileşmeyi pekiştirdiğini ve “yerelde merkezileşme” denilen özel bir durumu ortaya çıkardığını vurguluyor.
Yerel Yönetim Uzmanı, Dr. Ali Mert Taşcıer ile yeni kitabı hakkında konuştuk. Taşcıer’in sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

>> Kitap genel hatlarıyla neyi anlatıyor?
Kitap temelde üç bölümden oluşuyor. İlkinde teori-pratik çelişkisini serbest piyasa, devlet müdahalesi ve serbest ticaret örnekleri ile ele aldım. İkinci bölümde ise Türkiye'de neoliberalizmin hem ekonomik hem de siyasal-yönetsel açıdan nasıl geliştiğini inceledim. Son bölümde ise merkezileşme ve yerelleşme tartışmalarının yüzyılına bakıp, yakın zamandaki yasal düzenlemelerin ne gibi etkilerde bulunduğunu kapsamlı değerlendirmeye çalıştım. Sonuç itibariyle ortaya çıkan yapının yerelde merkezileşme gibi özel bir durum olduğunu ileri sürdüm.

KURTARICI ARAYIŞI SÖZ KONUSU
>> Neoliberalizm yerelleşme ilişkisini nasıl ele aldınız?
Ülkemizde sürekli bir kurtarıcı arayışı söz konusudur. Bu nedenle kavramlara çok fazla anlam yüklenmekte. Bu her alanda görülüyor. Örneğin yeni bir anayasa ile bütün sorunların çözüleceği, yerelleşmeyle demokrasinin geleceği gibi örnekler verilebilir. 1961 Anayasası dünyanın en iyi anayasalarından biriydi belki de. Peki tek başına çözüm olabildi mi? Yerelleşme de böyle. Tüm hükümet programlarını açın, bütün kalkınma planlarına bakın hepsinde daha fazla yerelleşme vurgusu var. Geldiğimiz nokta ise tam tersi. Demokrasi kültürü yerleşmemiş ise merkezde gördüğünüz tüm yanlışların küçük örneklerini yerelde görürsünüz. İşte yine öyle bir egemen görüş, genel bir kanı var. “Neoliberalizm yerelleşmeden yanadır.” Neoliberal politikaların esas amacı yerelleşmeyi, demokratikleşmeyi falan sağlamak değil. Temel amaç sermayenin önündeki engelleri kaldırmak ve kâr oranlarını artırmakdır. Bu merkezileşme ile mi olur yoksa yerelleşmeyle mi hiç fark etmez. Diğer her şey yan unsurlardır. Türkiye'de neoliberal politikalar egemen ve ülke gittikçe merkezileşiyor.
neoliberal-politikalarin-temel-amaci-daha-fazla-kar-653389-1.

BELEDİYELERİN ALTERNATİFLERİ OLDU
Türkiye’de yerel yönetimlere dair yaşanan gelişmeler de bu kapsamda mı?
6360 sayılı 14 büyükşehir ve 27 ilçe kurmayı öngören Kanun hazırlıklarını hatırlayalım. O süreçte açılım süreci işliyordu. Yasa ile güçlü bir büyükşehir belediye başkanı olan sistem kuruldu. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın ya da yerel yönetimlerin özerkliği mantığının kısmen arkasından dolanıldı ve güçlü belediye başkanıyla görece bir özerklik yaratılmaya çalışıldı. Çünkü o dönem Doğu ve Güneydoğu’da bu politikaların işe yarayacağı, oya dönüşeceği düşünülüyordu. Süreç bozulunca bu sefer güçlü belediye başkanları, ellerinde yetkiyle oralarda istenmeyen kişiler oldular. Bunun iki karşılığı oldu. Birincisi kayyumlar, diğeri ise Yatırım İzleme Koordinasyon Birliği dediğimiz, büyükşehir belediyelerinde il özel idarelerinin kaldırılması sonucu ortaya çıkan, başında Valinin olduğu yani merkezi yönetimin taşra teşkilatı olan kurumlar. Bunlar alternatif belediyecilik ve hatta paralel belediyecilik yetkileriyle donatıldı. Normalde belediyelerle eşgüdüm halinde olması gereken birlikler kimi bölgelerde belediyelerin alternatifi haline getirildi. Hatta KHK ile bunlara tüzel kişilik verildi. Hani yerelleşme, hani yerel demokrasi?
>> 31 Mart sonrası yaşananlar bunun devamı niteliğinde mi?
31 Mart seçimleri sonrasında, hatta buna 23 Haziran’ı da özel olarak ekleyebiliriz, Türkiye'de tablo değişti. Nüfusun ve ekonomik katma değer üretiminin yarısından fazlasına sahip olduğu iller, büyük metropoller artık Millet İttifakı’nın elinde. Gelir gelmez ise sosyal belediyecilik örnekleri sergilemeye, finansal kaynak yaratmaya çalışıyorlar. Buna karşılık iş yaptırmama üzerine bir politikayla uğraşıyorlar. Başkanlar sıklıkla yurt dışında finansman ihtiyacı için görüşmelerde buluyorlar. Merkezi iktidarın politikaları yüzünden. Ama unutmamalıyız ki iş yaptırmama politikası tehlikelidir. “Bizi seçmediniz, CHP’ye oy verdiniz. Bakın belediyeniz iş yapamıyor” halka anlatılabilecek bir şey değil. Çünkü artık bir belediyenin neden hizmetlerinde aksama olduğunu ve bunun nedenlerini halk görebiliyor.

24 Kasım 2019

https://www.birgun.net/haber/neoliberal-politikalarin-temel-amaci-daha-fazla-kar-277571

12 Mayıs 2019 Pazar

KILIÇDAROĞLU DOKTRİNİNİN ARKASINDA NE VAR?

31 Mart Yerel Seçimleri tamamlandı. CHP ve İYİ Parti'nin kurduğu Millet ittifakı İstanbul, Ankara, Adana, Mersin, Antalya gibi büyükşehirleri kazanarak diğer belediyeleriyle birlikte Türkiye nüfusunun yarısını ve sermaye üretiminin merkezlerini yönetir duruma geldi. Bu herhangi bir seçim sonucu değil. O nedenle sadece seçim sürecine dair ayrıntılarla tek başına açıklanamaz.
Seçim sürecine dair unsurlarla açıklanacak olsa;
1-) Adayların doğru yöntemlerle tam isabetle belirlenmesi,
2-) Özellikle 2015 seçimleriyle başlayan doğru bildirge, halkın ihtiyaçlarına ve özlemlerine hitap eden vaatler,
3-) Sandık örgütlenmesi ve bilişim yapılanmasında geçmiş hatalardan ders alınması,
temel başlıklarıyla açıklanabilir. Ancak bu durumun evrimsel nitelikteki gelişmelerin sonucu olduğu söylenmelidir. Arka plan daha eski.
Genel Başkan seçildiğinden bu yana parti içi sistemsel sorunlarla ilgilenme isteği olduğu bilinen ama ortalama yılda bir gidilen sandıklar nedeniyle bunları sürekli erteleyen Kemal Kılıçdaroğlu, seçimlerin olmadığı dönemlerde ektiği tohumların mahsullerini alıyor denebilir. İşte bu nedenle Kılıçdaroğlu doktrini denilen şeyin temeli “sabır” denebilir.

TOPLUMSAL ALGININ DEĞİŞİMİ SÜRECİ
Ankara'da bu aralar konuşulan şeylerden biri de Kılıçdaroğlu doktrini. 31 Mart seçimleri doktrin denilmesinin ana nedeni olmakla birlikte; başarının tesadüfi olmadığı, bunun asıl mimarı olan Kılıçdaroğlu'nun, geldiğimiz nokta itibariyle toplumsal anlamda çok fazla tepkiyi göğüsleyerek, süreci ördüğünün altı çizilebilir.
Siyasi ifadelerin ve gelişmelerin toplumsal yansımaları, halk nezdinde kabul edilmesi ve kitlelerin buna refleks göstermesi uzun zaman gerektirir. Çünkü her şeyden önce bir siyasi parti lideri olarak, yaşanması gereken değişimi önce kendi tabanınıza kabul ettirmek, ardından topluma anlatabilmekle başarı sağlanır. Tabandan sonra toplumun bunu kabul etmesi de ayrıca bir süre ister. Yani kısa sürede politikalarınızın etki göstermesi beklenemez. Ayrıca süreç bir anlamda önyargıları kırmayı ve partinin üzerine yapışmış algıyı değiştirmeyi gerektirir.
Toplumsal anlayışın değişiminin uzun süreye yayılmasının nedenlerinden biri de iktidarın gücüdür. İktidar ne kadar güçlüyse ve kamuoyunu etkileme araçlarına ne kadar sahipse iş o kadar zordur. İşte bundan dolayı, otoriter yönetimlerin olduğu yerlerde birleşik cephe inşası sabırla süreci yöneten lider ya da liderlerdedir.

ARKA PLANDA NE VAR?
Kılıçdaroğlu doktrini denilen olgu, sonuç itibariyle ÖDP'li Alper Taş'a İYİ Parti'lilerce ya da bir Saadet Partisi üyesince CHP'ye oy verebilmesini sağladı.
2010 Referandumu, Kılıçdaroğlu'nun makam odasına oturamadan seçim otobüsüne binerek Türkiye'yi dolaştığı, ilk ve henüz çok yeni birleşik cephe oluşturma çabası olduğu için süreçte tuzu olan bir girişimdir. Asıl arka planın oluşmaya başlaması, CHP tabanının en büyük kızgınlıklarından Ekmeleddin İhsanoğlu'nun adaylığıdır. Yıllar sonra MHP ile ortak aday çerçevesinde birlikte siyasi hamle yapılmasının ilk örneği bu olduğu için de tabandan daha yüksek ses çıktı. Ayrıca, İYİ Parti'nin nüvesi kadrolarla CHP tabanının ilk teması da bu olaydır.
Birliktelik, otoriter yönetim dozunu arttırdıkça daha geniş alana yayılmaya başlar. İşte Kılıçdaroğlu bu sürecin aktif lideriydi. İkinci en kritik girişim Hayır Bloku'dur. Türkiye'de mevcut gidişi doğru bulmayan %50'nin varlığı 2017 referandumuyla böylelikle tescillendi. Kürtlerin aktif rol alması, herkesin kendi "hayır"ını dile getirerek yan yana durabilmesi önemli bir dönüm noktasıdır.

Üçüncü ve eylemsel nitelikte olduğu için en önemli girişim ise 2017 Adalet Yürüyüşü'dür. Otoriter ve dozunu gittikçe artıran ya da en hafif deyimiyle adaletsizliğin normalleştirilmeye çalışıldığı yönetime karşı siyasi tarihte, dünya çapında yapılan eylemlere bir yenisini ekleyen Yürüyüş, hiç yan yana gelmeyecek figürleri demokrasi ortak paydası ve asfaltın üzerinde de 450 kilometre boyunca buluşturdu.

Dördüncü ve zirve nokta ise 2018 seçimleri öncesi kurulan ittifak oldu. İYİ Parti'nin seçime katılamaması durumunda daha fazla milletvekili çıkarma olasılığı masada dururken, buna "demokrasiye kumpas" diyerek 15 milletvekilinin İYİ Parti'ye geçirilmesi asfalyla sembolleşen sürecin meyvesidir İstanbul, Ankara ve diğer belediyelerin el değiştirmesi.
Halktaki önyargıyı kırmak adına Kılıçdaroğlu başta kendisi olmak üzere yeni bir dil geliştirilmesine ve halka bu dille yaklaşılmasına da öncülük etti. Siyasette agresif ve kutuplaştırıcı dil, tabanı bloklama açısından etkili bir yöntemdir. Yalnız buradaki temel sorun, tabanınızın ne kadar geniş olduğudur. Yüzde 30'luk bir tabanı bloklamak genel olarak başarıyı getirmez. Bu nedenle dili, dışarıdan tabana katkı sunacak biçimde kucaklayıcı kullanmak önemlidir. Kılıçdaroğlu'nun en büyük katkısı bu alanda olmuştur denebilir.

SON SÖZ
Yerel seçimlerin kendi özel durumu, ülke konjonktürü, siyasi gelişmeler de süreci beslemiştir. Aslında doktrin asıl olarak kendisini ilk genel seçimlerde daha net test edecektir. Ama bu biraz da büyükşehirlerin süreçteki başarısıyla ilgilidir. Dili tutturur ve başarılı olurlarsa genel seçimler o zaman tam bir test olur. Ki bu adayların çoğunun kullandığı dil, ortaya koydukları vaatlere bakılırsa zaten doktrine uygun profil çizdikleri ve o yolla başarıya katkı sundukları görülecektir.
Demek ki bu aralar Ankara'nın üzerinde dolaşan Kılıçdaroğlu Doktrini ifadesi, sabırla demokrasi asgari müştereğinde yan yana gelemeyecek siyasi yapıları buluşturmayı anlatmaktadır.

Dr. Ali Mert TAŞCIER
10.05.2019

https://odatv.com/kilicdaroglu-doktrininin-arkasinda-ne-var-10051932_m.html



7 Mayıs 2019 Salı

CHP SEÇİMLERİ NASIL "KAZANDI"


"Yüzde 99'u Müslüman olan ülke" tanımlaması, yerel televizyon kanalında yayınlanan tartışma programında "82 milyon bizi izliyor" demekten farksız oldu. Artık bu da bir klişe olarak siyaset yaşamının göbeğine yerleşti. Peki, böyle adlandırılan bir ülke siyasi tercihinde doğrudan din ve muhafazakârlığa göre mi hareket ediyor?
Yapılan araştırmalar muhafazakâr kişilerin Türkiye'de yüzde 45 civarında olduğunu gösteriyor. Dini anlamda muhafazakârlık oranının yüzde 30'lar civarında çıktığını belirtelim. Kendisine dindar diyenlerin oranı da yüzde 50 civarındayken ateizm, deizm gibi tercihler artışta. Bu rakamlar sosyolojik açıdan elbette yorumlanacaktır ancak bunun ciddi bir de siyasal boyutu var. Tartışmanın siyasi olarak en yakın göstergesi ise 31 Mart yerel seçimleridir. CHP'nin öncülüğünde Millet İttifakı’nın İstanbul, Ankara, Mersin, Adana, Antalya, Kırşehir, Bolu ve Bilecik gibi belediyeleri yeni kazandığı, başka bir ifadeyle Türkiye nüfusunun yarısını,gayri safi milli hasılanın ise yüzde 60'ından fazlasını yönetir hale geldiği gerçeği üzerinden,yukarıdaki rakamlar nasıl okunabilir?

CHP VE MUHAFAZAKÂR ADAYLAR
Yerel seçimlerde CHP'nin muhafazakâr adaylarla yola çıktığı ve sağ kökenli adaylarla kazanmayı hedeflediği,hatta böyle kazandığına dair çeşitli yorumlar yapılmakta. Bunun doğruluk payı nedir? Yani CHP genel yorumla sadece muhafazakâr adaylar gösterdiği için mi kazandı?
Dinin sosyal bir olgu olduğu ve yaşamı doğrudan etkilediği bir gerçek. Ancak dinin siyaseten araçsallaşması bundan farklı bir durum. Kişinin dindar olması, siyasal yaşamına din unsuruyla yön vereceği anlamına gelmiyor. Muhafazakârlık da aynı biçimde değerlendirilebilir. Türkiye'nin muhafazakâr yapısının ve bu yapının hayatın diğer alanlara etkisinin olduğu bir gerçek, ancak dünyadaki gelişmelerin, siyasi alandaki boşluğun, ülkenin ekonomik durumunun, görece “mağdur" edilmişlerin sesi bir iktidarın, devletin mali olanaklarının bu yönde bir grubun hizmetine sunulmasının ülkedeki muhafazakâr yükselişte pay sahibi olduğu yadsınamaz. Başka bir ifadeyle kapitalizm hüküm sürüyorsa sınıfsal temelden soyutlanmadan, kişiler sandık önünde rasyonel tercihte bulunabiliyor. Bu belli sınıfa mensup kişilerin aynı yönde hareket etmesi olmasa da duvarda bir gedik açıcı unsur olarak, siyasi partilere seçmenlerin gelecek yönelimleri için ipucu veriyor. Örneğin bir soruyla daha somutlayalım: Mansur Yavaş Cuma Namazı kıldığı için ya da Ekrem İmamoğlu Yasin-i Şerif okuduğu için mi belediye başkanı seçildi? Bu önermeyi tek doğru kabul ettiğimizde mantıklı bir sonuca ve sağlıklı bir noktaya varamayız, çünkü ülkenin içinde bulunduğu ekonomik yapı herkesi etkilemekte, hatta ekonomik kriz daha çok kendini muhafazakâr ve dindar olarak nitelendiren orta ve alt sınıf grup mensuplarını daha çok vurmakta. Bu durumda belediye başkan adayının muhafazakâr kitleler tarafından kendilerine yakın görünmesi ancak ve ancak bir önyargı kırılması için vesile olabilir. Adayların bu profili ise önyargılar kırıldığından daha geniş kitlelere erişim için anahtardır.

CHP’NİN BAŞARISINDA SOSYAL DEMOKRASİ ETKİSİ

CHP'nin adaylarının muhafazakârlık ile olan ilişkisi ve mesafesi onların belediye başkanı olmasında sadece kolaylaştırıcı olmuştur ve gelecekte daha geniş kitlelerden oy almayı rahatlatacaktır. Arka planda unutulan başka bir şey var. Mansur Yavaş'ın ya da Ekrem İmamoğlu'nun ortaya koydukları siyasi projeler, dayandıkları temel ilkeler Sosyal Demokrat politikaların yansımasıdır. Ekonomik krizin daha çok vurduğu orta ve alt sınıf mensuplarının bu projeler temelinde doğrudan hareket ettiği söylenebilir. Doğrudan denebilir ama yine tek başına denemez, çünkü beka tartışması, ülkenin yaklaşık yarısının çeşitli nedenlerle terörize edilmesi, kendi gibi düşünmeyen kesimler üzerinde siyasi baskının artması, sürekli kullanılan kutuplaştırıcı dil ve bütün bunlar üzerine tanzim satış kuyruklarında insanı rencide eden kuyruk görüntüsü, yardımların yapılış biçimi de yerel ekonomi anlamında ciddi bir değişim gereğini işaret ediyor. Bu olumsuzluğu doğrudan kendisine dokunmasıyla hissetmeye başlayan halk dışarıdan ithal edilen, özellikle gıda ürünlerinin kendi sofralarına nasıl yansıdığını televizyondaki tartışma programlarında değil bizzat mutfaklarından görmeye başladılar. Kitleleri en çok harekete geçiren şey doğrudan ekonomik olumsuzluğun kendine yansımasıdır.Benzine yapılan zammı hemen hissetmek mümkün olmayabilir, ama doğrudan her gün birkaç kez alınan poşete 25 kuruş vermek ekonomik olarak doğrudan hissedilir, o zaman tercihler basite indirgenen poşet örneğinde olduğu gibi, buna göre yönlenmektedir. Demek ki halk doğrudan karşısındaki siyasi figürün dini yönelimi ile kendine yön vermemektedir ya da bu şekilde tercihte bulunan kişiler marjinal kalabilmektedir.

BUGÜNDEN SONRASI
Bahsi geçen durumun bundan sonraki siyasi iklimi nasıl etkileyeceği de önemlidir.Yereldeki yeni iktidar sahibi için kazancın sürdürülebilir olması, geleceğin şifre çözücüsü olur. Örnek vermek gerekirse sosyal yardımların bir oy devşirme aracı ve yandaşa kaynak aktarma yöntemi olarak düşünülmesi, sağ elin verdiğini sol el gördüğü için yardıma muhtaç kişide burukluğa neden olmakta. Hele o kişilerin oyuyla gelen kişiler ve yakın çevresi zenginleşirken, yoksul sayısının artması, burukluğun da artmasıdır. Kitlelere yardımın karta yüklenerek nakit yapıldığı, paranın sadece kendi ilçe sınırlarındaki esnafta harcandığı, kart sahiplerinin özel sektördeki firmalarda çeşitli indirimlerden yararlandığı Yenimahalle Belediyesi'nin halk kart uygulaması anlatılabilir ve benzeri uygulamalar yeni alınan belediyelerde de uygulanabilir ise muhafazakâr kitlelerin, bu anlamda kırılmış önyargısıyla birlikte daha büyük siyasi sonuçlar alınabilir.

Son Söz: Dinin ve muhafazakâr yapının siyasi eğilimde pay sahibi olduğu muhakkak. Ama bu eğilimi belirleyen unsurlardan sadece biri. Doğru aday, ekonomik durum, siyasal propaganda unsurları gibi… Yalnız 31 Mart'ta ana belirleyicinin, bunların biraz daha üzerinde, toplumcu çözüm önerileri olduğunu görmek gerekir. Esas olarak muhafazakâr olduklarından değil, örgütlü biçimde toplum için sosyal demokrat projelerle yola çıktıkları için kazandılar.

Dr. Ali Mert Taşcıer
03.05.2019

https://odatv.com/chp-secimleri-nasil-kazandi-03051931.html 


30 Nisan 2019 Salı

SORUNLARA GERİLİM ÖRTÜSÜ

Dr. Ali Mert Taşcıer, “Gerçekler domates, biber, patlıcan. Yaratılmak istenen algı savaş, çöküş, beka. Bu iki gerilim arasında bir seçim geçecek” değerlendirmesini yaptı.



31 Mart yerel seçimlerine kısa bir süre kala iktidar ile muhalefetin söylemlerini değerlendiren yerel yönetim uzmanı Dr. Ali Mert Taşcıer, yaratılmak istenen algıyla gerçeklerin birbirinden çok farklı olduğunu belirterek “Gerçekler domates, biber, patlıcan. Yaratılmak istenen algı savaş, çöküş, beka. Bu iki gerilim arasında bir seçim geçecek” değerlendirmesini yaptı.
Dr. Ali Mert Taşcıer, 31 Mart’a sayılı günler kala Türkiye’de muhalefet ve iktidarın seçim kampanyalarını değerlendirdi. İktidarın anket sonuçları olumsuz geldikçe beka sorunu vurgusunun dozunu artırdığına işaret eden Taşcıer, şunları dile getirdi:
“Ne yani Mansur Yavaş kazanırsa Suriye savaş mı açacak bize? Ya da Alper Taş alırsa sebze meyve üretimi mi azalacak? CHP iktidara gelirse yağmur yağmayacak, verim olmayacak demeye benziyor bu mantık. Halbuki kentlere ihanet ediliyor. Yağma düzeni gibi bir durum söz konusu. Yerel ekonomi halka dönük değil, genel iktidarın tutunması için kullanılıyor. Bekayla ne ilgisi var bunun? Ekonomi dibe vurmuş, halk her gün fakirleşiyor. Çözüm olarak algı yaratmaya dönük siyaset izleniyor.”
Yerel seçimlerin bir genel seçim provası olabileceğine işaret eden Taşcıer, AKP iktidarında metal yorgunluğunun yaşandığını; iktidarın seçim manifestosuyla 17 yıldır gerçekleştirdiklerinin çeliştiğini ifade etti. Taşcıer, iktidarın İstanbul’da “yatay şehirleşmenin yapılacağı” söyleminin kentin silüetini bozan gökdelenlerle, Ankara’da da “belediye kaynaklarının doğru kullanılacağı” söyleminin ise milyonlarca TL harcanan ANKAPARK’la çeliştiğine ve seçmenin bu çelişkiyi sorguladığına işaret etti.
Yerel seçimlerin ideoloji temelli olup olmayacağı konusuna değinen Taşçıer, şunları dile getirdi:
“İYİ Partili’ler, Beyoğlu Belediyesi başkan adayı olarak ÖDP’nin başındaki isme oy verecek. Yani, ‘Yerel seçimlerde ideoloji temelli oy kullanılmayacak’ diyenlerin önemli bir kısmı bu anlamda ifade ediyor. Ama madalyonun öteki yüzü ya da konunun ikinci aşaması aslında farklı bir şey diyor. Bu seçimler tam da ideolojik içeriğe sahip. Neo-liberal ekonomi ve yerel yönetim uygulamalarının sonucunda geldiğimiz noktaya bakalım: Rantı birkaç kişi, üstelik doğaya, yeşile karşın topluyor. Yerelde üretim, üreticinin teşviki, bunlarla bağlantılı kooperatifçilik bitmiş durumda. Dünyada en pahalı suyunu tüketiyoruz. Bu ortamda CHP’nin yerel seçim manifestosuna nasıl ‘ideolojik değil” diyebiliriz? Tam da sosyal devletin ya da sosyal demokrat belediyeciliğin örneklerini görüyoruz” diye konuştu.
İktidar belediyeleri tarafından uygulanan tanzim satışlara da değinen Taşçıer, halkın bir ürüne uygun fiyattan ulaşmasının tek başına sosyal belediyecilik anlamına gelmediğini; pahalıya alınan bir ürünün uygun fiyata satılmasında aradaki zararın halktan vergiler aracılığıyla alındığını ifade etti. Üreticilerin koşullarının iyileştirilmesiyle fiyatların uygun duruma geleceğini kaydeden Taşcıer, “üretim uygun koşullara gelirse halkın cebinden çıkacak bir zararla para kazanmaz. Sonraki aşama olarak üretici, tüketici ile yine uygun koşullarda buluşur. Yani bütüncül bir ekonomik yaklaşım gereklidir” değerlendirmesini yaptı.

21 Mart 2019 Cumhuriyet Gazetesi
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1305223/Sorunlara_gerilim_ortusu.html 

 

YEREL SEÇİMLERDE İDEOLOJİ ÖLDÜ MÜ


İdeolojilerin öldüğü, tarihin bir biçimde sonuna geldiği tezleri, bizzat liberalizmin yarattığı ideolojik söylemler olmakla birlikte, egemen olması nedeniyle herkesin diline de pelesenk olabilmektedir. Yani kolayca “artık ideolojiler öldü” denebilir. Her seçim öncesi, ideolojilerin öldüğünü vurgulamak da böyle bir şey.
Yaklaşan 31 Mart seçimleri öncesinde de ideolojilerin öldüğü söylemi sıklıkla kendine yer bulmakta. Peki, ideolojiler öldü mü?

31 MART İÇİN ÖLDÜ MÜ?
Elbette ideoloji gelişen, güncellenen bir şey olmakla birlikte, bizimle birlikte yemek yiyen, su içen, uyuyan bir şey de değil. Yani “24 Haziran 2018 seçimlerinde ideolojik yaklaşım vardı, 31 Mart 2019 seçimlerinde ideoloji olmayacak” gibi bir savımız yok. Olması da mantıklı değil.
“Yerel seçimlerde ideolojik yaklaşım olmayacak” söylemine önce bir hak verelim. İdeolojiyi bilimsel tartışmalardaki ayrımlarından soyut tutan ve genel olarak “siyasi parti” düzeyine indiren bu yaklaşım, Türkiye’ye özel sosyolojik yapı ve buna uyarak yapıldığı vurgulanan ittifaklarla madalyonun haklı yüzü gibi kendini göstermektedir. Daha da somutlamak gerekirse Alper Taş ile Mansur Yavaş şu an aynı partinin adayı. İlk bakışta bu durum, yerel seçimlerde gerçekten ideolojilerin öldüğü hissini verebilir. Düşünün bir İYİ Partili Beyoğlu’nda ÖDP’nin başında ama CHP’nin adayı olan isme oy verecek. Tersi Ankara’da da geçerli.
Liberal yaklaşımın esiri olarak “ideolojiler öldü” demekle yerel seçimler için verdiğimiz örnek üzerinden giderek “bu yerel seçimlerde ideoloji olmayacak” söylemi de aynı şey değil bu arada. Birisi büyük bir üst anlatının, bizzat kendi ideolojik yaklaşımının sonucu. Diğeri ise bir yerel seçim pratiğinden ortaya çıkmış sonuç. Yani bu ikinci, Türkiye koşullarına göre daha iyi niyetli ve sağdan sola oy geçişkenliğini meşrulaştıracak bir söylem.


Her şeye kaşın, konuya bu kadar basit yaklaşılabilir mi? Madalyonun diğer yüzü ne diyor?

İDEOLOJİ HER YERDE HER ZAMAN
31 Mart Yerel Seçimleri için Türkiye özelinde, “ideoloji dışı” seçim söylemine kısmen ve neden hak verildiğini ortaya koymakla birlikte, asıl olana değinmekte yarar var.
Bir yerde seçim varsa tercih yapılma zorunluluğu doğuyorsa ve hele ki bu iş kamusal bir nitelikteyse orada ideolojiyi soyutlamak mümkün değildir. Farklı görüşlerin birbirine düşünsel anlamda yaklaşması ideolojik varlığı yok etmez ya da en azından muğlaklaştırmaz.
31 Mart 2019 Yerel Seçimleri, tam da bu anlamda ideolojik altyapıya sahip. Özellikle İstanbul, Ankara gibi metropollerde yaşayanlar kafasını sağa sola çevirdiğinde ilk gördüğü şeyler, bu seçimin neden ideolojik olduğunu da ifade ediyor. Müthiş bir yıkım ile karşı karşıyayız. Ekonomik temelli bu durum, yerel yönetimlerde net olarak görülebilmektedir. Neoliberal ekonomi ve yerel yönetim anlayışının bizi getirdiği yer neresi:
·    Doğaya, yeşile karşın, halka rağmen birkaç kişi tüm yerel rantı, merkezden, merkezileşmiş iktidar sayesinde topluyor.
·    Tükettiğimiz suyun fiyatını dünya ile karşılaştırma şansımız oluyor mu? Musluktan akan suyu çok pahalıya tüketiyoruz.
·    Belediyelerin hesapsızca altına girdiği borç yükü, birkaç kuşağın ödemesiyle bile bitmeyecek oranlarda.
·    Üretim ne durumda? Yerelde üreticinin teşviki, bunlarla bağlantılı kooperatifçilik bitmiş.
·    Hizmet alımı, yani özelleştirme esas uygulama olmuş ve belediyeler kuruluş amacına uygun olarak “mahalli-müşterek” işlerinin çoğunu özel sektöre ya da kendi kurduğu şirketlere yaptırıyor.
·    Hesap verilebilirlik, şeffaflık neredeyse bitmiş durumda.
·    Keyfe keder kayyum ve zorla istifa uygulamaları ve bunun tehdidi Demokles’in kılıcı gibi üstelik kendi belediyelerinin de tepesinde sallanıyor.
Örneklerden de görüleceği gibi, yerel yönetimler, ideolojik temelden yoksun olmayan, (neoliberal ideoloji) bir anlayışla yıkıma uğramış, kent ve kentliler de bunun altında kalmıştır. Bu yıkım, ideolojiktir! Bu konuda daha pek çok örnek verebiliriz.
Bu ortamda, temelde iki partili seçim olduğu fikriyle bakarsak, CHP’nin yerel seçim manifestosuna “nasıl ideolojik değil” diyebiliriz?
Tam da sosyal devletin ya da halkçı belediyeciliğin örneklerini görüyoruz. Geçmişte “şucuydu, bucuydu” deyip dememekle ilgili değil bu iş. Mansur Yavaş’ın vaatleri sosyal devletin, halkçı belediyeciliğin gereği değil de nedir? Tunç Soyer yaptıkları, Aydın’da Özlem Çerçioğlu’nun üreticilerle birlikte halkın ucuz ete ulaşımını kolaylaştırması, Yılmaz Büyükerşen’in halk sütü aslında ideolojiktir. Üreticinin kazandığı, kooperatifler kanalıyla teşvikin ve ortak üretimin gerçekleştiği, aracılar ortadan kalktığı için tüketicilerin ucuza ürüne ulaştığı proje sosyaldir, halkçıdır. Yoksa üreticiden pahalıya alıp, halka ucuza satıp zararın halka vergileri yoluyla karşılatıldığı sistemden bahsetmiyoruz.
“Hiçbir çocuk yatağa aç girmeyecek”, “rantı halka dağıtacağız”, “kentte sosyal adaleti sağlayacağız” söylemi, ideolojiktir. Bu halktan yana bir ideoloji barındırır. İster ismine demokrasi hattı densin, ister hayır bloku, ister Millet İttifakı fark etmez. Bu halkçı ideoloji ve söylemin yanı sıra, kentlerin ideoloji temelli yıkımı iktidar tarafından da görüldüğü için “yatay mimari, (asıl amacı ve uygulama örneğinden farklı olsa da) tanzim satış” gibi kavramlar ortaya çıkıyor.
Demek ki yerel seçimde, iktidarın uygulamalarına ve kapitalizmin girdiği kriz nedeniyle halkın yaşadığı yoksulluğa karşı sosyal bir alternatif konulabiliyor.






TÜRKİYE ÖNÜMÜZDEKİ GÜNLERDE BUNU KONUŞACAK


Önümüzdeki günlerde en sık konuşulacak konulardan biri TBMM İçtüzüğü olabilir. Zira Anayasa’nın yasamaya ilişkin düzenlemelerini ayrıntıyla İçtüzük düzenliyor.
Yaşadığımız sürece baktığımızda OHAL, KHK’lar, yapılan Anayasa değişikliği, ihraçlar, görevden almalar, tutuklamalar, gözaltılar akılda kalan şeyler olarak sıralanabilir. Böyle bir durumda, İçtüzükte nasıl değişiklikler yapılacağını kestirmek de zor olmasa gerek. Öyle ki Başbakan Binali Yıldırım, 6 Haziran tarihinde yaptığı partisinin grup toplantısında “2019 seçimlerine gelmeden, iç tüzük başta olmak üzere uyum yasalarını çıkarmayı da hedefliyoruz. Bu amaca yönelik olarak önümüzdeki hafta iç tüzükle ilgili adımları atacağız. Amacımız Meclis'in daha verimli çalışması ve zaman kaybının önlenmesidir” diyerek, yapılacak değişikliğin yalnızca Anayasa değişikliğine uyumla sınırlı kalmayacağının da işaretini pekâlâ vermişti.
Bu sözler üzerine akla hemen CHP’li milletvekillerinin 8 Şubat 2012 tarihinde “söz hakkına millet adına sahip çıkma amacıyla kürsü koruması eylemi” ya da AKP’lilerin deyimiyle “kürsü işgali” geliyor. AKP’nin İçtüzük teklifi yoğun tartışmalara konu olmuş, en son Genel Kurulda gerçekleştirilen eylemle teklif geri çekilmiştir. Yaşadığımız günlerden, o günkü teklife baktığımızda ilginç bir his baş gösteriyor. Muhalefetin “sesimizi kısmak istiyorlar” dediği ve bu nedenle direniş gösterdiği teklif, bugün yaşadıklarımız yanında, o denli büyük bir kayıp hissi yaratmıyor, maalesef. “Alışmak kötü bir şey” sözü, sanırım tam da böyle doğrulanıyor.

AKP O ZAMAN NE ÖNERMİŞTİ
30/12/2011 tarih ve 2/242 esasla TBMM Başkanlığına verilen, 04.01.2012 tarihinde esas komisyon olarak Anayasa Komisyonu’na sevk edilen ve alt komisyon görüşmeleriyle birlikte 30.01.2012 tarihinde raporu verilen, AKP’nin 5 Grup Başkanvekilinin ortak imzasını taşıyan, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünde Değişiklik Yapılmasına Dair İçtüzük Teklifi 19 maddeydi. Önemli kimi maddeleriyle değiştirmek istenenler ise şunlardı:
Teklifin ilk maddesiyle ilk önce İçtüzük 19. madde değiştirilmek istenmişti. Bu da hükümet partisi ya da partileriyle muhalefet partisi ya da partilerinin Genel Kurul görüşmelerine dair anlaşamadıkları durumda her partiye kendi önerisini Genel Kurula sunma hakkı tanıyan madde. Her partiden bir temsilciye 10’ar dakika söz verilerek görüşmeler yapılıyor, gündemdeki önemli konular tartışmaya açılıyor. Teklifte ise bu grup önerilerinin görüşülmelerinin tamamen kaldırılması hedeflenmiş, istenirse önerge sahibine 5 dakikayı geçmemek üzere gerekçe açıklama olanağı tanınmıştı.

Teklifin ikinci maddesi ise, İçtüzüğün 20. maddesinde değişiklik yaparak, Bakanlık isimlerine göre komisyonlarda düzenleme öngörmüştü. Teklifin üçüncü maddesiyle, İçtüzük 29. maddede değişiklik yapılmak istenmiş ve komisyonlarda söz alma önceliği yokken, bu öncelik komisyon üyelerine tanınmıştı.
Teklifin dördüncü maddesi, İçtüzük madde 31’de değişikliği hedeflemiş ve bu değişiklikle komisyon üyelerine, herhangi bir sınırlama bulunmayan madde değişiklik önergesi verme hakkı, her bir madde için yalnızca bir değişiklik önergesi teklifi verme biçimine getirilmişti.
Teklifin beşinci maddesi, İçtüzüğün 37. maddesinde yenilenme öngörmüş, bir teamül olan komisyonda belli süre bekleyen teklifin, haftanın ilk çalışma günü görüşülmesi teamülden çıkarılarak kural haline getirilmişti. Yedinci maddede, Meclis çalışma sürelerini (İçtüzük 54) 15.00-19.00 yerine 14.00-20.00 şeklinde değiştirmişti.
Sekizinci maddede getirilmek istenen düzenleme ile gündem dışı sözlere Hükümetin verdiği yanıtın 10 dakika ile sınırlanması amaçlanmıştı (İçtüzük 59. Madde). Bu konuşmaların süresine ilişkin İçtüzük hükmü olmamakla birlikte, mevcut durumda bu güne kadar 20 dakika olarak kullanılmıştır.
İçtüzük 60. madde  “pek kısa söz” ismiyle milletvekillerine yerinden gündem dışı konuşma hakkı tanır. Bunun süresine dair bir sınırlamama olmazken, teklifin dokuzuncu maddesi ile bu süre 10 dakika olarak belirlenmişti.
Teklifin onuncu maddesi, usul hakkında görüşmelerde lehte ve aleyhte toplam dört kişiye kadar konuşma hakkı tanıyorken, İçtüzüğün 63. maddesinde yapılan düzenleme bunu iki kişi ile sınırlandırmıştı.
On birinci madde, İçtüzüğün 65. maddesini düzenleyerek “Kamer Genç” için sistem öngörmekte ve Genel Kurula döviz, pankart, çalışma düzenini ve huzurunu bozucu materyal sokulması yasaklıyordu. Malum o dönem rahmetli Kamer Genç, kürsüye deniz fenerini çağrıştıran bir el feneriyle geliyordu. Bu da onu engellemek üzere düşünülmüş bir teklifti.
Teklifin 14. maddesi genel görüşme, 15. maddesi ise meclis araştırma önergelerinin özetlerinin dağıtılması ve bunların Genel Kurulda okunmamasını amaçlıyordu.
Teklifin 16. maddesiyle işaretle oylama öncesi istenen karar yeter sayısının istenebilmesi için en az on beş milletvekilinin ayağa kalkması ya da yazılı istemde bulunması öngörülüyordu (İçtüzük 146. madde).
Teklifin 17. maddesi ise Genel Kurula döviz, pankart, çalışma düzenini ve huzurunu bozucu materyal sokulmasını, 160. maddede yaptığı değişiklikle kınama cezasına bağlamaya hükmediyordu.
Gelinen noktada Meclis Başkanı’nın çağrısına CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun icabet etmemesi üzerine kurulamayan İçtüzük Komisyonu üzerine, iktidar İçtüzükle ilgili kendi planını uygulayacak gibi görünüyor. Getirecekleri yeni teklifin, eskisini aratıp aratmayacağını da göreceğiz.

 Oda TV

https://odatv.com/yazar/ali-mert-tascier/turkiye-onumuzdeki-gunlerde-bunu-konusacak-0906171200.html