19 Nisan 2021 Pazartesi

BELEDİYELERİ BEKLEYEN YENİ SINAV

 


Dr. Ali Mert Taşcıer yazdı: Belediye bürokrasisini yeni sınavlar bekliyor demek abartı değil...

Son dönemde gece yarısı korku filmi bekler gibi, Resmi Gazete bekleyenlerin sayısında epey bir artış olduğu aşikâr. İşte o gecelerden biri de 15 Nisan. 31455 sayılı Resmi Gazete'de, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'ndan Kırsal Mahalle ve Kırsal Yerleşik Alan Yönetmeliği[1] yayımlandı. Yönetmeliğin işareti 16 Ekim 2020 tarih ve 7254 Sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile geldi ve kırsal mahalle ile alan kavramları hayatımıza ansızın girdi. Peki, kırsalın bundan haberi var mıydı? Yoktu. Tıpkı 6360 sayılı on dört ilde büyükşehir belediyesi ve yirmi yedi ilçe kurulmasını sağlayan, büyükşehirlerdeki tüm köyleri bir gecede mahalle yapan ve 2012 yılında çıkarılan kanundaki gibi. 2012 yılında haberleri olmadan köylerin kapatılıp, burada yaşayanların bir gecede "şehirli" olmalarının benzeri durum 2020'de yaşandı. Şimdi de şehirli olanlar 16 Ekim 2020’de ansızın “kırsal mahalleli” oldular. İşte bahsi geçen yönetmelik bu düzenlemenin ayrıntılarını tespit etmekte.

Öncelikle şunu belirtmekte yarar var: 2012 yılında yapılan değişiklikle büyükşehir belediyelerindeki köylerin bir gecede mahalle yapılması ne sosyolojik açıdan açıklanabilir ne de yönetsel ve ekonomik olarak sürdürülebilir bir durumdu. Kırsal koşullarda, tarım ve hayvancılıkla uğraşan, buna göre yaşamını sürdüren yurttaşın, kente dair vergilere, imar işlemlerine tabi tutulması en çok eleştirilen yönlerden biriydi. Bir açıdan yapılan yanlıştan geri dönen düzenleme olumlu adlandırılabilir. Ancak yöntemsel olarak büyük sorunları barındırmakta.

·   İlk olarak, gelinen aşamada herhangi bir araştırma yapılmadan kırsal mahalleye dönüşmek çeşitli riskleri barındırmaktadır.

·   İkinci olarak, belediye yönetimleri için maddi kayıp anlamına gelebilecek düzenlemede belediyelere ne gibi bir destek sunulacağı tespit edilmeden yapılan düzenleme, aksamalara neden olabilecektir.

·   Üçüncü olarak, “daha önce yanlış yaptık, ama bundan geri dönerek ‘köy’ değil, kırsal mahalle yaratıyoruz” tavrını bir reform gibi sunmak, geçmişte yaşanan aksaklıkların yeniden yaşanmasına zemin hazırlamakta. Köy, köydür. Köye, köy denir. “Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür” mantığıyla yerel hizmetin etkin biçimde sağlanamadığı ortadadır.

KAOS NİTELİĞİNDE

·   Dördüncü olarak, iktidar yerel yönetimlere dair ciddi hazırlık içerisindeyken[2], bunu yapmadan, torba kanunlara yerel yönetimlerle ilgili maddeler serpiştirmesi, topyekûn çözümden uzak bir yapı doğurmakta, esaslı sorunlara öneriler getirilememekte.

·   Beşinci olarak, aslında yerel yönetimlere son dönemde torba kanunlarla getirilen düzenlemeler özetle “kaos”[3] anlamını taşıyacak nitelikte. Örneğin, kırsal mahalle ile birlikte “tamamı kırsal mahalle olarak tespit edilmeyen mahallelerde on bin metrekareden az olmamak kaydıyla belirlenen alanı” (Yönetmelik 3/1/ç maddesi) ifade eden “kırsal alan” kavramı, tam bir karmaşa yaratmaya uygun belirsizliktedir. Üstelik bu kaosu pekiştirecek bir ayrıntı da yönetmelikte unutulmamış. Kırsal mahalle tespiti yapılamayan mahallelerde, kırsal alan tespiti yönetmeliğin 5. maddesinde hükme bağlanmış. Buna göre uygulamanın mahalle düzeyinde yapılması esas alınmış ama mahalle bütünlüğü içinde belirtilen şartları taşımayan ve kırsal mahalle olarak tespit edilemeyen mahallelerdeki on bin metrekareden az olmayan alanlar, kırsal yerleşik alan olarak belirlenebilir serbestisi getirilmiş. Üstelik, karmaşıklığı daha da pekiştirecek biçimde “kırsal yerleşik alanlar, bir mahallenin veya birden fazla mahallenin bir kısmını içeren yerlerinde tespit edilebilir” demiştir.

BELEDİYELERİ BEKLEYEN SINAV

Şöyle somutlayalım, bir mahallenin sadece tarımsal faaliyetlerde bulunulan bölgesi kırsal alan olarak ilan edilebilir. Aynı mahalle sınırları içerisinde gelir vergisinden muaf iki esnaftan kırsal alan içerisinde kalan emlak vergisinden muaf olacakken, kırsal alanda olmayan bu vergiyi ödeyecek. Ya da aynı mahallede kırsal alanda kalan yurttaş 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu uyarınca alınması gereken bina inşaat harcı ile imarla ilgili harçlardan muaf olacakken, bu alanda kalmayan vergiyi ödeyecek. Belediye bürokrasisini yeni sınavlar bekliyor demek abartı değil. Bir adım daha öteye giderek, yönetmeliğe göre aynı mahallede birden fazla su tarifesi belirlenecek. Kırsal alanlarda, içme ve kullanma suları için alınacak ücret; işyerleri için belirlenmiş olan en düşük tarifenin %50’sini, konutlar için belirlenmiş olan en düşük tarifenin %25’ini geçmeyecek şekilde belirlenecek. Yani bir sokak arayla iki işyeri yarı yarıya daha farklı su faturasıyla karşılaşacak.

·   Altıncı olarak, yönetmelik uygulamada sorunları çözme basitliğini belediyelere sunmamakta. Kırsal mahalle tespitinin koşullarını hükme bağlayan 4. maddenin 1. fıkrası “kırsal mahalle, büyükşehir belediyeleri sınırları içinde olup 1984 yılı ve sonrasında köy veya belde belediyesi iken mahalleye dönüşen mahallelerde tespit edilir” demekte, yani 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanundan daha öncesine, Türkiye’de büyükşehir belediyesi modelinin uygulandığı ilk yıla kadar gitmekte. Oysa 6360 öncesi köy olup, tüzel kişiliği kaybettirilerek mahalle yapılan yerler çok rahat tespit edilebilmekte, buralar kırsal mahalle ilan edilebilecekken, 1984 yılına giderek çok daha karmaşık bir işlem silsilesi yaratılmakta. George Orwell’ın 1984 distopyasına nazire yapar gibi belirlenen tarihten bu zamana kadar kaç mahallenin sınırı değişmiş, birleştirilmiş, pergel yasalarıyla beldeler kapatılmışken, tarihi bu biçimde belirlemek ne kadar amaca hizmet edecektir, belirsiz. Bu karmaşık işlemler silsilesi çözüldüğünde, 1984 yılına gitmek yerel hizmet anlamında olumluya dönüşebilir ki o şimdinin tartışması değil. 

Bir süre uygula(yama)madan sonra Kırsal Mahalle ve Kırsal Yerleşik Alan Yönetmeliği’nin genelgesi ve yönergesinin gelmemesi umudunu taşıyarak yönetmeliğin yararlı olmasını dilerim. 

Dr. Ali Mert Taşcıer

Odatv.com

[1]15 maddelik yönetmeliğin tam metni için: https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2021/04/20210415-2.htm

[2] Bu konuda hazırlamış olduğum yazılar:

Yerel yönetimlerin günah keçisi: 6360 sayılı kanun: https://www.birgun.net/haber/yerel-yonetimlerin-gunah-kecisi-6360-sayili-kanun-321379?fbclid=IwAR2QTHWoBnpwxnMXtT9mzSRTLfjk4S5dY4BCCUhLBhBrlMMjWAgmww50jcg

Hibrit Kayyumlar mı Geliyor?:https://www.birgun.net/haber/hibrit-kayyumlar-mi-geliyor-318373?fbclid=IwAR0T5-6NNUbwJW5nQuh5e0WwAb1M9Ejz39vcU1zhA8RVcTFobgey5xjedCo

Prokrustes’in yatağı, yerel yönetimler ve CHP’li belediyeler: https://www.birgun.net/haber/prokrustes-in-yatagi-yerel-yonetimler-ve-chp-li-belediyeler-315988?fbclid=IwAR2D0-pfkjUKZrJHjjijn4nMuoBVsp9zwaCsUb5aKga-sBQ0e_k6ts7N080

[3]Bu konuda hazırlamış olduğum yazılar:

AKP’nin yeni teklifi belediyeleri nasıl etkileyecek... Belediyeler arası otopark savaşları mı başlatılıyor: https://odatv4.com/belediyeler-arasi-otopark-savaslari-mi-baslatiliyor-16102008.html?fbclid=IwAR2Hu8Hk_usm-TFPkcUrZ_KMhrCGHQDXNYPTLb1OLTqKGOAD9wOPMuyY2Lg Belediyelere doğalgaz faturası: https://odatv4.com/belediyelere-dogalgaz-faturasi-18102007.html?fbclid=IwAR1ZkBrIKcjl86AZ1uIoL4Mv5lbmrCAQEAcGEEYBH_fYurq-inQDezENzLc

 

16.04.2021

 

 

https://odatv4.com/belediyeleri-bekleyen-yeni-sinav-16042151.html

 

 

İSVAN’DAN İMAMOĞLU’NA EKMEK KAVGASI

 İsvan’dan İmamoğlu’na ekmek kavgası 


İlginç dönemlerden geçiyoruz. Halkın, hem de pandemi sürecinde ekmeğiyle sınandığı ilginçlikte bir süreç. Geçtiğimiz günlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Halk Ekmek Anonim Şirketi “ekmeği siyasete alet ettiği” gerekçesiyle Valiliğe şikâyet edildi. Dilekçede Halk Ekmek, İstanbul’daki toplam ekmeğin sadece yüzde 6’sını üretmesine rağmen, haksız rekabet ile suçlanıyor.

İlginçlikler bununla da bitmiyor. Şikâyette bulunan dernek ekmek üzerinden siyaset yapıldığını vurguladıktan sonra “1940'lı yıllarda ekmeğin karneye bağlanması ile tarihe geçenlerin halefleri sokaklarda seyyar ekmek satışı yaparak seleflerinin yolundan gitmekte olduklarını gösterdi” demeyi de ihmal etmemiş. Daha önce AKP ve MHP'li büyükşehir belediye meclis üyelerinin oylarıyla halk ekmek büfesi sayılarının artırılmasının reddedildiği ve ardından bunların yaşandığı düşünülünce siyaset yapılıyor tespiti ayrı bir renk olmuş.

EKMEK VE SİYASET

Şunu yerli yerine koymak zorundayız: Siyasette kime hizmet edeceğiniz bir tercih meselesidir. Hele ki yerel yönetim tercih üzerine kurulur. Örneğin, kentte bir rant yaratılır. Bu, yaşadığımız sistemde olağandır. Temel soru şudur, “rant kimin lehine kullanılacak?”

Pandemi sürecinde yoksulluk koronavirüs kadar hızlı yayılıyorken bir belediyenin ucuz/ücretsiz ve belli gelirin altındaki hanelere ekmek sağlanmasından daha doğal ne olabilir? Bu arada sadece şehirde üretilen toplam ekmeğin yüzde 6’sını üreten Halk Ekmek’e “serbest piyasa” güdüsüyle rekabet üzerinden suçlama yaparken, hizmet unutuluyor.
Rekabet ne kadar doğal ise bir belediyenin yurttaşına hizmet götürmesi de o kadar doğaldır. Yani, konu zaten başlı başına siyasidir.

TARİHTE EKMEK KAVGASI

Yaşanan olay ilk örnek mi, elbette değil. Yer yine İstanbul. Bu sefer Belediye Başkanı Ahmet İsvan. Türkiye’de toplumcu (halkçı, sosyal) belediyecilik denilince akla gelen ilk isimlerden biridir İsvan. Henüz büyükşehir modeli uygulanmadığı dönemlerde (1973-1977) belediye başkanlığı yaptı. İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılmış Başkent Gölgesinde İstanbul kitabı ise gerçekten önemli bir süreci siyasette önemli noktalarda bulunmuş ve ardından yerel yönetici olmuş bir kişinin penceresinden yansıtıyor. Kendisinin “Büyük Ekmek Kavgası” dediği ve bugünküne benzer bir olay o dönemde de yaşanıyor.

Ekmeğin üretiminden satılmasına kadar geçen her aşamanın denetiminin belediyede olduğu dönemde, hükümet bu yetkiyi valiliklerle ortaklaştıran bir komisyon kurulması için kararname çıkarıyor. Çünkü Toprak Mahsulleri Ofisi İstanbul’a sübvansiyonlu ucuz buğday tahsis ediyor ve ekmek işi önemli hale geliyor. Ekmek kavgası böylelikle başlıyor.
İstanbul’daki 400’den fazla fırın olduğu bir dönemde sendikayla da anlaşan işverenler yüzde 34 gibi olağanüstü bir fiyat artışına gitmek istiyor. Oysa hem ucuz buğday veriliyorken hem de yeni buğday alım fiyatları açıklandığında bir zam yapılacakken bu zam belediye tarafından reddediliyor. Bunun üzerine “Belediyenin görevi ise, devletin verdiği buğdayın ucuzluğu oranında halka ucuz ekmek sağlanmasını temin etmekti" anlayışıyla büyük bir mücadele başlıyor. İsvan, fırınlar anlaşmalı olduğu için rekabet şansı olmadığını da belirterek denetimler yaparak zammın fazlalığını ispatlamaya çalışıyor. Karşılığında ekmek arzını kısarak ekmek kıtlığı yaratma ve halkı zor durumda bırakarak belediyeyi başarısız gösterme girişimleri başladığında halka olanı biteni anlatma amacıyla tarihi bir mücadele başlatıyor İsvan.

HALK EKMEK DOĞUYOR

Belki bir tweet atacak şansı yoktu ama bastırdığı 200 bin broşürü ekmek kuyruklarında dağıttırıyor, basın toplantısı yapıyor ve bakanlık onayıyla 400 kuruş ekmek fiyatı kararına karşı 300 kuruş kararı aldırıyor. Sonunda mücadeleyi kazanıyor. Ekmek fiyatı ucuzluyor.

Kendisinden önce alınmış ekmek fabrikası kararını hayata geçirmek en büyük hayallerinden biri olan İsvan, çok büyük bir uğraşla bunu gerçekleştiriyor ve halka ucuz ekmek sağlama sorumluluğunu yerine getiriyor. İşte o dönemde belediyeye transfer ettiği, parlak bürokratlardan Necat Erder, “Halk ekmek” ismini önermekle kalmıyor, fabrikanın ve makinelerin çalışmasına kadar tüm süreci yönetiyor. Parasızlık içinde kıvranan sosyal demokrat bir belediyecilik anlayışının başarısıdır halk ekmek. Geldiğimiz noktada yoksulluğun oranı ve yaşanan pandemi de düşünülünce halk ekmeğin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor.

isvan-dan-imamoglu-na-ekmek-kavgasi-846456-1.

EKMEK ALET EDİLMESİN

Ekrem İmamoğlu'ndan önce ambalajlı ekmekler hariç somun ekmek üretimi en fazla 800 bin olmuşken, bugün 1 milyon 500 bine ulaşmış. İstanbul'da 17 bin 406 aileye ise her gün 3 ekmek ücretsiz ulaştırılıyor. Bu aileler ise Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı tarafından belirleniyor. Özellikle pandemi döneminde ekmeğe ulaşımın daha kolay ve ucuz olması için çalışmak gerekiyor. Anlaşılan o ki İstanbul’da ve büyükşehir belediyelerinde iktidarın el değiştirmesi üzerine belediyeleri başarısız gösterme amacıyla çeşitli girişimler oluyor ve olacak. Umarız ekmek buna alet edilmez. Malum ekmek hepimize yetmiyor demiş Nâzım. Ama unutmayalım ki yetebilir...

“Ekmek hepimize yetmiyor,
kitap da yetmiyor,
ama keder
dilediğin kadar,
yorgunluk da göz alabildiğine.
Hürriyet hepimize yetmiyor.
Hürriyet hepimize yetebilir”
Nâzım Hikmet

 

27.02.2021


https://www.birgun.net/haber/isvan-dan-imamoglu-na-ekmek-kavgasi-335686?fbclid=IwAR1yVmWzVtq7-X2eleKLdIr1JL6VXecWJM31_iL19MFV3dsjsZEv2mhZ2ok

İKİNCİ YÜZYILA ÇAĞRI BEYANNAMESİ NASIL OKUNMALI: VERGİ SİSTEMİNDE NE DEĞİŞMELİ?

 Bir 2 kişi ve şunu diyen bir yazı 'ODATV 267 GÜNDÜR izm KAP KAPALINE NE VETOOE İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi nasıl okunmalı VERGİ SİSTEMİNDE NE DEĞİŞMELİ KAMU İHALE KANUNU NEDEN ÖNEMLİ VATANDAŞ ÖDEDİĞİ VERGİNİN NE OLDUĞUNU ÖĞRENEBİLECEK Mİ Dr. Ali Mert Taşcıer sordu Dr. Ozan Bingöl yanıtladı oda' görseli olabilir 


Dr. Ali Mert Taşcıer sordu Dr. Ozan Bingöl yanıtladı... İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesinde vergi sistemi nasıl ele alınıyor...

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından 37. Olağan Kurultay’da açıklanan ve Türkiye’nin önemli sorunlarını tespit etmekle kalmayıp, çözüm önerilerini de sunan İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’ni Dr. Ozan Bingöl ile değerlendirdik.

Türkiye’de vergi denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Bingöl’e açıklanan metinde özenle üzerinde durulan ve demokrasinin temeli sayılan vergiye ve ekonomik başlıklara dair yönelttiğimiz sorulara aldığımız yanıtlar, Beyanname’nin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.

“GELİRİ ADİL DAĞITABİLMEK İÇİN VERGİYİ ADİL TOPLAMAK GEREKİR”

Ali Mert Taşcıer: Hocam, genel anlamıyla Beyanname’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ozan Bingöl: CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun açıkladığı İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi sadece siyasi açıdan değil, ekonomi açısından da oldukça önemli. Tüm yönleriyle bu belgeyi tartışmak, ülkemizin demokrasisine katkı sunacaktır. Bu nedenle uzmanlık alanımla ilgili kısımlarda benim de söyleyeceklerim var. En nihayetinde geliri adil dağıtabilmek için vergiyi adil toplamak gerekir. Vergi, oy ve demokrasi birbirine sıkı sıkıya bağlı unsurlardır. Ödenen vergilerin akıbetini sorgulamak ise demokrasinin de vazgeçilmez ise vazgeçilmezidir.

Taşcıer: Tarihten bildiğimiz gibi, kralın yetkilerinden feragat ettiği, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dair ilk belge kabul edilen 1215 tarihli Magna Carta, hatta daha sonrasında 1628 Haklar Dilekçesi, 1689 Haklar Beyannamesi gibi belgeler, bütçe hakkı ve toplanan vergilerin nereye harcandığının denetlenmesini içeriyordu. İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nde de vergi üzerinde özenle durulmuş. Türkiye’de demokrasinin gelişmesi açısından bu konuyu nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Bingöl: Bütçe hakkı kısaca, devletin nerelere ne kadar harcama yapacağı ve bu harcamalar için halka ne gibi yükümlülükler yükleyeceği konusunda, halkın ya da onun adına karar vermeye yetkili organların söz sahibi olmalarını ifade etmektedir. Esfender Korkmaz hocamıza göre, “Dünyada halkın haraç ödemekten vergi ödemeye geçişi, vergilerin nerelere harcandığının denetlemesi, bütçeye ‘evet’ veya ‘hayır’ demesi, binlerce yıllık demokrasi mücadelesinin bir sonucudur. Bütçe hakkının gelişmesinde İngiltere öncülük etmiştir. 1215 tarihinde Büyük Özgürlük Şartı’nın (MagnaCartaLibertatum) imzalanması ve l688’de Haklar Bildirgesi’nin (Bill of Rights) ilân edilmesi ile İngilizler bütçe hakkını elde eden ilk millet olmuştur.”

Unutmamak gerekir ki, bütçe hakkı ve vergilendirme yetkisinin kullanımı demokrasinin de en temel vazgeçilmez öğeleridir. Bülent Ecevit 30 Mart 1958 tarihli bir yazısında aynen şu ifadelere yer veriyordu; “Her vatandaşın memleket hizmetleri için ödediği vergi iktidar partisine ödenen aidat değildir ve o şuurla harcanamaz.”

İşte bu kadar net ve sade idi bütçe hakkı ve adil vergilendirme hakkı. İşte demokrasi açısından bütçe hakkı ve vergilendirme bu kadar özel bir öneme sahiptir. Beyanname’de buna özel anlam atfedilmesi, Türkiye’de demokrasinin gelişimi açısından önemli ve yerinde bir adımdır.

“YURTTAŞLAR ‘CEBİMDEN ÖDEDİĞİM VERGİLER NE OLDU’ DİYE SORACAK OLURSA BUNUN YANITINI ALACAKTIR”

Taşcıer: Son yıllarda raporlarının Meclis’e sunulma biçimi ve hatta sunulmaması açısında en çok ismini andığımız kurumlardan biri Sayıştay. Yine Beyanname’de Sayıştay’ın gerçek işlevine kavuşturulacağı ve TBMM adına denetim yapan Sayıştay’ın denetim alanının ulus­lararası normlara uygun olarak genişletileceği yazmakta. Bu durum yurttaşlara nasıl yansıyacaktır?

Bingöl: Bu anlamda Sayıştay ve benzeri kurumların şeffaf ve eşit olarak uluslararası standartlarda yapacağı denetimler aslında 83 milyon vatandaşın vergilerinin doğru ve yerinde harcanıp harcanmadığının da kontrolünü ve denetimini sağlayacaktır. Doğal olarak yurttaşlar “cebimden ödediğim vergiler ne oldu” diye soracak olursa bunun yanıtını alacaktır. Gelişmiş demokrasilerde olmazsa olmaz budur. Sayıştay ve benzeri kurumların uluslararası standartlarda denetimi bu açıdan önemlidir.

Taşcıer: Yine konuyla doğrudan ilgili. Beyanname’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir “Kesin Hesap Komis­yonu” kurulacağı ve bu Komisyonun Başkanlığının muhalefet par­tisine (iktidar ortağı olmayan en büyük partiye) verileceği vurgulanmış. Yine aynı yerde adaletli bir vergi politikası uygulamak amacıyla “Ulusal Ver­gi Konseyi” kurulacağı ve Konseyin her yıl düzenleyeceği rapor­ların Resmi Gazete’de yayımlanacağı kaleme alınmış. TBMM'de Kesin Hesap Komisyonu'nun kurulması ve başında muhalefet partisinden birinin olması denge-denetleme mekanizması açısından ne demektir? Ulusal Vergi Konseyi neden önemlidir?

Bingöl: Ulusal vergi konseyi kurulması oldukça önemli. Ancak daha önemlisi bu konseyde kimlerin yer alacağı, kimlere danışılacağı ve nasıl bir katkı sunacağının belirlenmesi gerekmektedir. Çünkü böyle bir konseyin kurulması öncelikle Roma döneminde ortadan kalkan ve şeffaflığın önündeki en büyük engel olan “torba yasa” düzenlemelerinin ortadan kaldırılması açısından önemli olacaktır.

Ayrıca tüm vergi düzenlemelerinin bu konseyden geçirilmesi ile birlikte daha parlamentoya gelmeden paydaşların da görüşünün alınması ve ilgili kanunların etki analizlerinin yapılması açısından gerekli ve zorunludur. Bunu kesin hesap komisyonu kurarak güçlendirmek doğru ancak bu işi sadece ana muhalefet bırakmak gayet yanlıştır. Netice itibarıyla parlamento yetkisinde olan ve milletin temsilcilerinin her türlü siyasi düşünce ve görüşü ile temsil edilen bir yönetim anlayışı ile bu komisyon daha işlevsel hale getirilebilir. Mecliste grubu bulunan ya da temsil yetkisi bulamamış diğer siyasi partilerden de temsilci bulundurulmalıdır. Aksi halde sadece ana muhalefetten oluşan bu kesin hesap komisyonu sadece iktidarı eleştirmek için kullanılacak bir araca dönüşebilir ve gerçek işlevinden uzaklaşabilir.

Ulusal Vergi Konseyi ile birlikte, daha önemli bir konuyu gözden kaçırmamak gerekir ki oda vergi alanında çalışan STK. Ülkemizdeki bu anlamda en büyük eksiklik sivil toplum kuruluşları. Özellikle kamu harcamalarının sorgulaması, adil bir vergi sisteminin oluşturulması, gelir dağılımının daha adil olması gibi alanlarda çalışacak STK’ların kurulmasının teşvik edilmesi ve desteklenmesi büyük önem arz etmektedir. Örneğin Kanada’da bir STK var. Adı “Mükellef Federasyonu” ve temel amacı vergiyi azaltma ve kamu harcamalarının doğru, adil, israfsız yapılması konusunda hükümetleri baskılama. Sloganı ise "ayağa kalk ve sesini duyur!” Ülkemiz için çok güzel bir örnek olabilir. Hatta Genel Başkan Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun kurucusu olduğu VAVEK (Vatandaşın Vergisini Koruma Derneği) var. Benzeri STK’ları çoğaltmak, teşvik etmek ve desteklemek gerekmektedir.

“YOKSULLUĞUN AZALTILMASINDAKİ EN BÜYÜK ENGEL YOLSUZLUKTUR”

Taşcıer: Kamu İhale Kanunu Türkiye'de en çok değişen kanunlardan biri. CHP gibi yüz yıllık ve Cumhuriyeti kuran bir partinin bu konuyu ayrı bir başlıkla ve Kamu İhale Kanunu, rekabet ve şeffaflığı sağlayacak şekilde yeniden düzenlenecektir.” diyerek strateji belgesine alması önemine işarettir. Neden bu denli önemli Kamu İhale Kanunu konusu?

Bingöl: Kamu İhale Kanunu ülkenin kanayan yarası, yolsuzluğun en önemli alanlarından birisidir. Özellikle bu kapsamdan çıkartılan iş ve kurumlar ile bu kanunun 21/B hükmünün tamamen yeniden düzenlenmesi ve hiçbir boşluğa ve açıklığa mahal vermeden revize edilmesi oldukça ehemmiyet kesbeden bir konudur. Bilinmelidir ki, yoksulluğun azaltılmasındaki en büyük engel yolsuzluktur. Bu nedenle Kamu İhale Kanunu’na ayrı bir önem verilmesi ülkemizin ihtiyaçlarından biridir.

Taşcıer: Hocam, değerli görüşleriniz için teşekkür ederiz.

Bingöl: Ben de teşekkür ederim.

 

27.11.2020


İKİNCİ YÜZYILA ÇAĞRI BEYANNAMESİ NASIL OKUNMALI: SİYASETİ NASIL DEĞİŞTİRECEK

 Bir 1 kişi ve şunu diyen bir yazı 'ODATV 263 GÜNDÜR iktidr 27n iktidar kurultayı. İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi nasıl okunmalı -BEYANNAME NEYİ AMAÇLIYOR -EKSİK OLAN NE -SİYASETİ NASIL DEĞİŞTİRECEK Ali Mert Taşcıer sordu Prof. Dr. İhsan ihsanKamalakyanıtladı Kamalak Oda' görseli olabilir  


Ali Mert Taşcıer sordu Prof. Dr. İhsan Kamalak yanıtladı: Kılıçdaroğlu'nun açıkladığı beyanname siyaseti nasıl şekillendirecek?

 

17 Kasım’da yine bu köşede, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından 37. Olağan Kurultay’da okunarak kabul edilen İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’ne ilişkin bir değerlendirmede bulunmuş ve röportajlarla Beyanname’yi tartışacağımızı yazmıştık. Çok sayıda aldığımız geri dönüş, Beyannamenin şimdiden siyasal yaşamda önemli bir yeredindiği yönünde.

İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi'nin değerlendirilmesi konusunda görüşlerine ilk başvurduğumuz isim Prof. Dr. İhsan Kamalak. Sosyal demokrasi, seçim ve hükümet sistemleri üzerine çalışmalarıyla tanıdığımız hocamızla Beyanname’de geçen konu başlıkları üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

“SİYASAL ALANDA GENİŞ BİR MUTABAKAT OLUŞTURMAYA ÇALIŞIYOR”

Ali Mert Taşcıer: Hocam, genel hatlarıyla beyannameyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

İhsan Kamalak: Beyannamenin değerlendirmesine geçmeden önce şu noktanın altını çizmek gerekir: CHP bana göre uzun zamandır güzel şeyler yapıyor. Bir yandan Türkiye’nin sorunlarını doğru tespit ediyor, diğer yandan hem bu sorunlara doğru çözümler öneriyor, hem de bu sorunların çözümü için toplumsal ve siyasal alanda geniş bir mutabakat oluşturmaya çalışıyor. Bu niyet, özverinin yansıması olduğu için Beyanname önemlidir.

İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi Genel Başkan tarafından açıklandığı için önemli, çünkü herhangi bir partinin değil, Türkiye’de Cumhuriyet’i kuranların kurduğu ve mevcut durumda ana-muhalefet olan partinin genel başkanı açıklamış.

İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi farklı açılardan değerlendirilebilir: Avrupa sosyal demokrat partilerinin beyanname/programları ile karşılaştırılabileceği gibi, Türkiye’nin toplumsal, siyasal ve iktisadi sorunlarını doğru tespit edip etmediği veya bu sorunlara doğru çözüm önerileri veya çözüm ilkeleri getirip getirmediği açısından yaklaşılabilir. Bir de partinin örgütsel pratikleri ile yerel yönetimlerdeki uygulamaları ile karşılaştırmalı olarak analiz edilebilir.

BEYANNAMEDE EKSİK OLAN NE

Taşcıer: O zaman hemen soralım, Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin programları ile nasıl bir karşılaştırma yapmak mümkündür?

Kamalak: Avrupa sosyal demokrat partilerinin beyanname/programları ile karşılaştırırken dikkatli olmak gerekir. Önerdikleri kamu politikaları üzerinden karşılaştırmanın yanlış olacağını düşünüyorum. Kamu politikaları, ülkelerin toplumsal, siyasal ve iktisadi gelişmişlik düzeylerine göre değişir. Bu yüzden, kamu politikalarını belirleyen ilkelere bakmak gerekir. İlkeler, içinde bulunulan toplumsal, siyasal ve iktisadi koşullara / düzeye göre kamu politikalarını belirler. Şunu kastediyorum: Toplumsal sosyal adalet bir ilkedir, işsizlik politikası bir kamu politikasıdır. Toplumsal adalet ilkesi farklı düzey (ulusal, yerel, bölgesel veya yerel) ve koşullarda, farklı politikalar öngörür. İşte bu yüzden, Türkiye’nin sorunlarına ilişkin Beyanname’nin hangi açıdan baktığına, bakış açısı ile sosyal demokrasinin ilkeleri arasındaki ilişkiye bakmak gerekir.

Burada, Avrupa ile Türkiye arasındaki önemli bir farkı, yani bir eksikliğe dikkat çekmek gerekiyor. Avrupa’da program revizyonları/değişiklikleri örgüt içinde uzun tartışmalardan sonra yapılır. Örgüt içindeki tartışma hem aşağıdan yukarıya taleplerin–beklentilerin aktarılmasını sağlar, hem de partinin ulusal ve yerel düzeyleri arasında programın bilinmesi ve sahip çıkılması sonucunu doğurur. Yani sade üye de programı bilir, örgüt yöneticileri de; parti kimliği altında seçilmiş olanlar da programı bilirler. Böylece parti seçmen önüne sözbirliği etmişçesine tutarlı bir dille çıkar. İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nin böyle bir eksikliği olduğu söylenebilir. Tabii burada CHP örgüt yöneticilerinin veya seçilmişlerinin bu değerleri benimsemediğini kastetmiyorum. Sorguladığım, bu çok önemli Beyanname’nin hazırlanmasında CHP’nin delegeleri, milletvekilleri yer aldılar mı? Açıklandıktan sonra, CHP’li aktivistler Beyanname’den ne kadar haberdarlar? Çevrelerine Beyanname’yi anlatıyorlar mı? Elbette ülkenin gündemi doğrudan buna izin vermeyebilir, ama Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun haricinde de bu konun kapsamlı değerlendirilmesinde yarar var. Örneğin son günlerde “Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme” dair yazıların yazılması, konuşmaların yapılması ve konunun kamuoyu önünde tartışılması çok önemli. 

“BEYANNAME İLERİ DÜZEYDE KAPSAYICI”

Taşcıer: Beyanname’yi sosyal demokrasinin ilkeleri ve Türkiye’nin sorunlarını tespit ve çözüm önerileri ışığında değerlendirirseniz, neler diyebilirsiniz hocam?

Kamalak: İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’ni sosyal demokrasinin ilkeleri açısından değerlendirirsek, Türkiye’nin sorunlarını tespit ve çözüm önerileri çerçevesinde Beyanname’nin ileri düzeyde kapsayıcı olduğunu söyleyebiliriz. Sosyal demokrasinin; demokrasi, toplumsal adalet, şeffaflık gibi ilkelerini Beyanname’de açık biçimde görüyoruz. Bu ilkeler doğrultusunda ele alınan konular, Türkiye’nin hem kısa dönemde hem de uzun dönemde çözmesi gereken sorunlarına işaret etmektedir.

Demokrasi, hayati derecede önemli çünkü Türkiye’nin sorunlarının çözümü ve gelecekte bu sorunların bu kadar derinleşmenin engellenmesi, demokrasinin geliştirilmesi ile sağlanabilir. Demokrasi, Türkiye’de kamuoyunda seçmen gözünde algılanmasının ötesinde düşünülmelidir. ‘Gücün halkta olması’ anlamında gelen demokrasinin bu kelime anlamının içinin doldurulması, birçok farklı alanda düzenleme yapılmasını gerektirir. Halkın yöneticilerini seçmesi demokrasinin buzdağının yüzeyde görünen kısmıdır. Buzdağının altta kalan kısmı, yani gücün halkta olmasını sağlayacak olan kurum ve kurallar hayata geçirilmezse, buzdağı denizin dibini boylar; demokrasi şekilsel olmaktan öteye gitmez. Gücün halkta olmasını sağlamak için, temel hak ve özgürlüklerin sıkı biçimde korunması, güçler ayrılığı, iktidarın denetlenmesi, sosyal devlet, hukuk devleti (yönetenlerin yargısal denetimi), bağımsız/tarafsız medya, cinsler arası eşitlik, modern eğitim, sivil toplum kuruluşları, şeffaflık, çevrenin korunması gibi birçok alanda düzenleme yapılmasını gerektirir. Eğer bu alanlara ilişkin düzenlemelerde eksiklikler olursa, gücün halkta olmasını savunan demokraside de sorunlar olur. Diğer bir ifade ile yönetim halk için değil, yönetenler için olur.

Bu bağlamda İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nin olduğunu düşünüyorum. Güçler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, siyasi ahlak yasası, kesin hesap komisyonuna ilişkin önerileri, siyasi iktidarların seçim dönemi dışında sivil toplum kuruluşları ve muhalefet partileri aracılığı ile denetlenmesi açısından elzemdir. Siyasal iktidarın, seçimler dışında da hesap vermesinin sağlanması gerekir.

KESİN HESAP KOMİSYONU NE GETİRECEK

Taşcıer: Kesin hesap komisyonu aslında ekonomik başlık olsa da demokrasiyle doğrudan ilgili diyebilir miyiz?

Kamalak: Aynen. ‘Kesin hesap komisyonu’ başkanının muhalefetten olması, iktidarların uygulanmalarını denetlemeyi daha etkin hale getirir. Tabi komisyon üyelerinin çoğunluğunun muhalefet partilerinden olması da önemlidir. İktidarın denetlenmesi bağlamında TBMM’de, İngiltere’de olduğu gibi, bir ‘kamu denetçiliği komisyonu’ da düşünülmelidir. İngiltere’de kamu denetçiliği komisyonu başkanı muhalefet partisinden olur. Veya kamu denetçisinin seçme yetkisi muhalefet partilerine verilebilir. Ayrıca TBMM çalışmalarında muhalefetin denetimini artırmak için, TBMM başkanına ilişkin yeni düzenlemeler üzerinde de düşünmek gerekir. İngiltere’de Avam Kamarası başkanının (speaker) tarafsızlığını sağlamak için hem başkanlık hem de vekillik ömür boyudur diyebilir. Tarafsız başkan Meclis çalışmalarını yönetir.

Türkiye demokrasisinin bugünkü sorunlarının arkasında, sosyal devlete ilişkin eksiklikler olduğunu söyleyebiliriz. Sosyal yardımların verilişi, sosyal devlet bağlamında değil, siyasetin rant dağıtma ve oy devşirmesi sadaka devlet biçiminde işliyor. Sosyal devletin varlığı ve gelişmişlik düzeyi, demokrasi açısından önemlidir.

Demokrasi ile sosyal devlet arasındaki ilişkiyi şöyle açıklayabilirim: Demokrasi vatandaşların başkalarının etkisinde kalmadan kendi özgür iradeleri ile oy kullanmalarını gerektirir. Bunu sağlayacak olan da toplumsal adaleti hayata geçirmektir. Toplumsal adalet yasalar önünde eşitliği öngörür ama, asıl vurgusu vatandaşların ekonomik durumunun iyileştirilmesidir (insan onuruna yaraşır bir yaşam düzeyi sunmak). Bu bağlamda Beyanname’deki ‘aile destekleri sigortası’, eğitim, ulusal vergi konseyi ve ‘kamu ihale kanunu’ gibi öneriler çok önemlidir. ‘Stratejik Planlama Teşkilatı’ da ülke kaynaklarının, hızlı ekonomik büyümenin sağlanmasında etkin kullanımı için önemlidir, çünkü gelir artışı (pastanın büyümesi) refah harcamalarına daha çok kaynak aktarılmasına olanak sağlayacağı gibi, istihdam artışı ile de emeği ile geçinenlere gelir sahibi olma olanağı sunacaktır.

Taşcıer: Hocam, eğitim konusu şu an ve hatta geleceğe etkisi anlamında, uzun vadede Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olarak karşımızda duruyor. Beyanname’de bu konunun ele alınışını nasıl değerlendirmek gerekir?

Kamalak: Eğitime ayrı bir sayfa açmak gerekiyor. Türkiye’nin büyük sorunlarının başında geliyor eğitim. İşte bu yüzden de acil olarak Türkiye için bir “eğitim anayasası” hazırlanmalıdır. Yüzyılımızda baş döndürücü biçimde gelişen teknolojiyi sadece üretmek için değil, anlamak, kullanmak için de gereklidir. Haklarını, özgürlüklerini, sorumluluklarını bilen yurttaşlarla işleyebilecek olan demokrasi de modern bir eğitim gerektirir. Bu bağlamda düşündüğümüzde İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nin eğitime ilkesel düzeyde yaklaşımı önemlidir.

“İKTİDARI BELİRLEYEN KİM İSE İKTİDARDAN YARARLANACAK OLAN DA ODUR”

Taşcıer: CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu sıklıkla “güncel mevzuatın 12 Eylül hukukundan arındırılması gerekliliğinden” bahsediyor ve üzerine İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nde bu konu başlık olarak alınıyor. 4. maddede geçen seçim yasasının ya da seçimle ilgili mevzuatın değişmesi nedir? Bu neden önemlidir?

Kamalak: Demokrasi, halkın farklı kesimlerinin düşüncelerinin, taleplerinin temsilcileri aracılığıyla dile getirilmesini gerektirir. Bu da, farklı toplum kesimlerinin Meclis’te temsil edilmesini gerektirir. Buna temsilde adalet de diyebiliriz ve temsilde adalet çok ama çok önemlidir. Yasama organlarının en önemli işlevi de halkı farklılıklarıyla temsil etmesidir. Bu bağlamda, yüzde on ülke barajı sorunludur; çok yüksektir. İstikrar da önemlidir ama temsil de çok önemlidir. Yüzde on ülke barajı, istikrar ile temsilde adalet arasında denge kurmaktan çok uzaktadır.

Seçimle ilgili mevzuat bağlamında, siyasal partiler yasası da değişmelidir. Anayasa’da seçimlerin tek dereceli olacağı yazıyor ama partilerin ilçe örgütleri iki, il örgütleri üç ve parti meclisi dört aşamalı, hem de dışlayıcı biçimde yapılıyor. Adayların belirlenmesinde, üyelerin hiçbir gücü yok. Böylece “demokrasinin vazgeçilmez unsuru” olarak belirtilen siyasal partiler, lider sultası altına giriyor. Kendileri demokrasi dışına çıkınca, büyük çoğunluğu ülke demokrasisinin işleyişine katkı sunamaz oluşum ve işleyişe evriliyor.

Seçimler bağlamında, seçimlerin serbest ve adil yürütülmesi de önemlidir. Seçimlerdeki harcamaların denetim altına alınması, farklı seslerin duyulmasının önünün açılması, yargı yanında uluslararası denetimin göz önüne alınması, il ve ilçe seçim kurullarında sivil toplum kuruluşlarının da yer alması değerlendirilmelidir.

Seçmenlerin iradesinin olduğu gibi sandıktan çıkmasını sağlayacak biçimde seçimler işlemeli ve sonuçlanmalıdır. Bu bağlamda yeni kurallar ve kurumlar oluşturulması gerekiyor. Aksi takdirde, demokrasinin, en önemli ve ilk kuralı ihlal edilmiş olur. Bu aşamada sorun olursa, ülke sorunlarının halk yararına çözümü de olanaksızlaşır. İktidarı belirleyen kim ise, iktidardan yararlanacak olan da odur. Halk belirliyorsa halk yararlanır; yani demokrasi olur.

“İKTİDARLARIN DENETLENMESİ AÇISINDAN HAYATA GEÇİRMEK GEREKİYOR”

Taşcıer: Siyasi ahlak yasasının çıkarılması, Meclis’in ve daha genel anlamda siyasetin itibarının korunması anlamına mı gelmektedir? Bu nasıl sağlanır?

Kamalak: Siyasi ahlak yasası, sadece Meclis’in değil, siyasetin itibarının yükselmesi açısından elzemdir. Siyaset, insanlar tarafından zenginleşme aracı gibi görülüyor; ya dürüst kalmak için siyasetten kaçıyorlar ya da giriyorlar. Siyasi ahlak yasasını sadece mal beyanı olarak görmemek gerek. Merkezi ve yerel düzeyde kamu otoritelerinin aldığı kararlardan seçilmişlerin veya birinci derece yakınlarının kazanç sağlamaları da önlenmelidir. Bu İngiltere’de ‘kamu kaydı’ (publicregister) olarak işler: Mecliste görüşülen bir kamu politikasından olumlu veya olumsuz etkilenen milletvekili, kamu defterine bunu önceden not düşmek zorundadır.

Siyasi ahlak yasasının tamamlayıcısı olarak ‘nereden buldun?’ kuralı da sıkı biçimde uygulanmalıdır. Siyasi ahlak yasası siyaseti haksız kazanç aracı olmaktan çıkarmaya çalışırken, nereden buldun yasası vergi adaleti için gereklidir. Birileri vergi kaçırırken, gereken vergi diğerlerinden daha fazla toplanıyor; vergi adaletsizliği. Bu yüzden de Beyanname’deki ‘ulusal vergi konseyi’ önerisini Türkiye demokrasisinin gelişmesi, iktidarların denetlenmesi açısından hayata geçirmek gerekiyor.

Taşcıer: Hocam değerli görüşleriniz için teşekkürler.

Kamalak: Ben teşekkür ederim.

 

23.11.2020

 

https://odatv4.com/siyaseti-nasil-degistirecek-23112019.html?fbclid=IwAR18Onc4ApsXWXpIwlQa0N-rypMm-edeZO1fIGMYZ9s3Y-XvGUavcQsHai0

 

İKİNCİ YÜZYILA ÇAĞRI BEYANNAMESİ NASIL OKUNMALI: TÜRKİYE'DE İLK KEZ BİR PARTİ BUNDAN BAHSEDİYOR

 

Türkiye'de siyasi parti programlarının günlük tartışmaların gölgesinde kalması gibi bir gelenek vardır. Bunun birkaç nedeni söz konusu: İlk olarak, siyasi partilerin neredeyse sokağa dökülecek asfalta kadar açıklamaların yer aldığı uzun ve ayrıntılı programların dönemi geçmiştir. Zamanın ve mekânın sıkıştırıldığı, toplumları derinden sarsacak gelişmelerin sıklığının arttığı ve krizlerin periyodik hale geldiği süreçte yüzlerce sayfalık programlar nasıl güncellenebilir?

Konunun toplumsal bir yanı da söz konusu. Uzun metinleri okumayı sevmeyen bir topluma, ona göre politik malzeme sunmak gerekiyor. Z kuşağının da görsel üzerinden öğrenme eğiliminin daha güçlü olduğu gerçeğinden hareket edilirse; siyasi partiler programlarını bu durumlara göre güncellemek zorunda. Daha soyut ana programlar yapılmalı, olabilir ama bunlar uygun stratejik, daha küçük, derine inen ve güncellenmeye açık metinlerle desteklenmeli. Siyaset açısından bu anlamda son dönemlerde yaşanan en önemli gelişmelerden biri, CHP'nin 37. Kurultayı’nda kabul edilen, Cumhuriyeti ikinci yüzyılında demokrasiye kavuşturma hedefiyle açıklanan, İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi demek yanlış olmayacaktır.

CHP'nin İlk Hedefler Beyannamesi'ne atıfla Cumhuriyetin ikinci yüzyılına seslenen güncel bir program hazırlaması, bunun da bizzat Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından açıklanması konunun önemini ortaya koyuyor. Siyaseti tarihe mal eden ve hafıza oluşmasına neden olan unsurlar, programlardır. Bu programlar, geçmiş siyasi anlayışın temsilini göstermekle birlikte geleceğe dair bakış açısını da ortaya koymaktadır.

NEDİR BU BEYANNAME

Beyannameye, daha önce CHP'nin açıkladığı demokrasi, ekonomi, dış politika, eğitim ve toplumsal barış alanlarındaki temel beş sorunun çözümüne rehber olacak 13 maddelik bir manifesto da denebilir. 5 temel soruna değinerek başlamakla birlikte, başlıklar halinde bu sorunların çözümüne dair yol haritası sunmakta. Beyannamede geçen başlıklar şöyle:

1. Yeni bir Anayasa ile Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sisteme geçilecektir.

2. Türkiye'nin toplumsal barışı ve huzuru sağlanacaktır.

3. Devlet yönetiminde ve toplumsal düzende liyakat sistemi hâkim kılınacaktır.

4. "Seçim Yasası" değişecek, milletin vekilini millet seçecektir.

5. "Siyasi Ahlak Yasası" çıkarılacaktır.

6. Kamu İhale Kanunu, rekabet ve şeffaflığı sağlayacak şekilde yeniden düzenlenecektir.

7. "Sayıştay" gerçek işlevine kavuşturulacak, "Ulusal Vergi Konseyi" ve TBMM'de "Kesin Hesap Komisyonu" kurulacaktır.

8. Güçlü bir "Stratejik Planlama Teşkilatı" kurulacaktır.

9. Eğitim sistemi, tüm bileşenlerin ortak çabasıyla yeniden yapılandırılacaktır.

10. Gelecek nesiller için "Ekosistem Hakkı" korunacaktır.

11. Güçlü sosyal devletin ilk adımı olarak "Aile Destekleri Sigortası Kurumu" kurulacaktır.

12. Yeni bir merkez-yerel dengesi kurulacaktır.

13. "Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı" kurulacaktır.

Beyanname, aslında bir program niteliğinde. Metin okunduğunda akla Almanya Sosyal Demokrat Partisi SPD'nin 28 Ekim 2007'de kabul ettiği Hamburg Programı geliyor. Hamburg Programı, bu anlamda derinlemesine tartışılan ve kamuoyunda yer bulan çalışmalardan biriydi. Hâlâ birçok başlığıyla günümüz sorunlarına yanıt veren bir bakış açısı sunmaya devam ediyor. İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi bu anlamda Türkiye siyasi yaşamında yer edinebilir. 

Ülkemizdeki pandemi süreci ile birlikte başta ekonomi olmak üzere daha güncel ve yakından hissedilen sorunların öncelenmesi İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi'nin kamuoyunda tartışılmasını geri plana attı. Bu anormal bir durum değil. Aslında içinde bulunulan olumsuz tablodan çıkış için de önemli alternatifler sunan metin ve bu gibi metinler; akademisyenler, gazeteciler, konunun uzmanları ve ilgilileri tarafından daha kapsamlı değerlendirmeyi hak ediyor. Bu gibi metinlerin tartışılması toplumsal anlamda da demokratik kültürün gelişmesine katkı sunacaktır. Bu düşünceyle ilk adımı atmak, kısa vadede olmasa da ilerleyen süreçte olabilecek tartışmaların ilkini gerçekleştirmek amacıyla birkaç röportaj gerçekleştireceğiz. Konusunda uzman akademisyenlerin görüşlerini bu köşeden paylaşacağız.

TEMEL METİN

İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi temel bir metin. Bu metnin başlıklarının her biri mutlaka somut kitapçıklarla desteklenmeli. Örneğin; Türkiye'de belki de ilk kez bir siyasi parti "ekosistem hakkından" bahsediyor. Bu konu mutlaka somutlanmalı. Kılıçdaroğlu'nun en önemsediği başlıklardan biri olan ve yıllardır ısrar ettiği Aile Sigortası, beyannamede Aile Destekleri Sigortası biçimine dönüştürülmüş. Buradaki alt bilgiler ve özellikle desteğe dair rakamlar güncellenmeli. Aynı metinde geçen yeni bir merkez-yerel dengesi başlığı çok önemli. Bu konuda mevcut düzenlemelere alternatif amaçlı Genel Merkezde bir çalışma yürütüldüğünü duyuyoruz. Ya da Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem konusunda partiden yetkili isimlerin açıklamalarından, çeşitli çalışmalar yapıldığını anlıyoruz.

Pandemi döneminde gerçekleştirilen bir Kurultayda kabul edilen ve eğitime dair başlığın olduğu metinde "sağlık" başlığına mutlaka yer verilmeliydi. Bu konuda iktidara en yakın ve onun alternatifi olduğunu vurgulayan partinin daha güçlü söylemde bulunması şart. Benzer biçimde sadece “meslek örgütleri ve sivil toplum örgütleri” biçiminde genelleme yapılırken sendikalara özel vurgu olmalıydı.

Ayrıntılar, bu gibi metinleri beslerler. Hatta kim hangi konuyu merak ediyorsa sadece orayı okuyabilir ve kamuoyuna istenilen mesaj birçok açısıyla verilebilir. Aslında bu gibi çalışmalar sıklıkla tüm partilerce ve özel olarak iktidar tarafından da yapılmalıdır. “Az kişi okuyor” gibi bir bahane kabul edilebilir değil. Okuyucu sayısını artırma hedefinin yanında, okuyanlar da unutulmamalı. Az ya da çok mutlaka okuyan vardır. Bu akıldan çıkarılmadığında üretimin artması mümkün. Özellikle "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi" olarak adlandırılan ve bir başkanlık sistemi olan değişiklik öncesi kamuoyunun tartışma mekanizması daha güçlü çalıştırılsaydı ülke için daha yararlı olurdu. Siyasette toplumsal olarak kayıplar vardır, olacaktır da ama hiçbir şey için geç değildir. Bu düşünceyle CHP'nin İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi olumlu-olumsuz, yerinde-eksik yönleriyle ama bugün ama yarın ele alınmalıdır.

Beyanname için: https://chp.azureedge.net/a2dc74c0fa384298bb452181cc9b3a06.pdf


17.11.2020


 https://odatv4.com/turkiyede-ilk-kez-bir-parti-bundan-bahsediyor-17112035.html?fbclid=IwAR3sFu3suxSjG1OTreT5mx4GwW-ODijV84GM2wgnc6_lha4CcMoFOK6EX3k

YEREL YÖNETİMLERİN GÜNAH KEÇİSİ: 6360 SAYILI KANUN

 

Yerel yönetimlerin günah keçisi: 6360 sayılı kanun 

 

 

2012 yılında yürürlüğe giren On Dört İlde Büyükşehir Belediyesi ve Yirmi Yedi İlçe Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, yerel yönetimler konusunda sistem değişikliğine giden bir düzenleme olarak tarihe geçti. Sistem değişikliği denildiyse de buradan ileriye doğru bir gidiş, “mahalli müşterek” hizmetlerin daha etkin sürdürülmesi ve yerel demokrasiye bir katkı sunduğu düşünülmesin.

Herhangi bir istatistik bilgiye sahip olmamakla birlikte, “alanda hakkında en fazla bilimsel makale üretilen konuların başında 6360 sayılı kanun geliyor” demek abartı olmayacaktır ve bunların çoğunluğunun da eleştirel, aksaklıkları ifade eden türden olması önemli bir ayrıntıdır. Çünkü özetle ve net olarak belirtmek gerekir ki ilk yerel seçimlerde büyükşehir belediyelerini kaybetmeme ve “açılım sürecini” incitmeyecek temelde bir düzenleme olmuştu. Yerel yönetimlere dair gayeler ve hedefler bunları geriden takip ediyordu. Sonuçta iktidar açısından kısa vadede “iyi”, Türkiye açısından genel olarak “kötü” bir tablo ortaya çıktı. Neden mi?


HADİ GEL KÖYÜMÜZE GERİ DÖNELİM

Amaç, 6360’ı akademik açıdan incelemek ve içeriğini anlatmak olmadığı için geldiğimiz noktadan ve iktidarın düzenlemeden geri dönmeye çalışmasından duruma bakarak somut değerlendirmede bulunmak daha yararlı olacak. Büyükşehir statüsündeki illerde köy tüzel kişiliğinin ortadan kaldırılarak mahalleye çevrilmesi örneğinde olduğu gibi. Geçtiğimiz günlerde TBMM’de görüşülerek kanunlaşan, Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 10. Maddesiyle büyükşehir belediyelerinde “köye dönüş” farklı isimle de olsa sağlandı. 6360 sayılı kanunla büyükşehir belediye statüsünde olan illerde köyler bir gecede, hiçbir sosyolojik gerekçeyle açıklanamayacak biçimde mahalleye dönüştürülmüştü ki bu zaten başlı başına bir hataydı. Yerel hizmetlerin sağlanması noktasında “gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür” mantığı doğru olmadığı gibi, kırsal faaliyetlerle yaşamını sürdüren bir yurttaşı kentsel yükümlülüklerle karşı karşıya bırakmak ayrı bir hatadır. Bu hatayı o kadar göz göre göre yaptılar ki kırsalda yaşayan yurttaşın kentli gibi vergilendirilmesini sağlayacak uygulamayı, oy kaygısıyla sürekli ertelediler. Buradan hareketle “kırsal mahalle” düzenlemesini elbette olumlu karşılamak gerekir, “ama”ları da ortaya koyarak. Çünkü burada basit bir geri dönüş ve düzenleme ile karşı karşıya değiliz. Bu kanun 2012 yılından beri uygulanıyor. Yanlış bir sistem yerleşmiş ve bu yerleşik sistem başka yanlış yöntemlerle ve “oldubittiye” getirilerek değiştirilemez. Aynı yanlış yöntem 6360 getiriliyorken de izlendi. Akademik görüş yoktu, muhalefete fikri sorulmadı, uzmanlar ve uygulayıcılar dinlenmedi. “Yapmayın, etmeyin” sözlerine karşılık Ankara’da Yenimahalle Belediyesi’ni kazanma uğruna gece yarısı önergesiyle Genel Kurulda değişiklikler yapıldı. Sonuç: Enkaz.

ÖNCE ZİHNİYETTE, SONRA KANUNDA DÜZENLEME

Peki, 6360’tan geri adım atılırken bir özeleştiri var mı? Hayır, yok! Bunu nereden anlıyoruz: Düzenlemeye dikkat edilecek olursa geri getirilen yapının ismine “köy” denilmemiş de “kırsal mahalle” denilmiş. Dolayısıyla buranın tüzel kişiliği de ol(a)mayacak. Yani yapılan hatanın telafisiyle değil, yeni bir düzenleme ile karşı karşıyayız. Köylerin kaldırılmasına “reform” denilmişti. Tutmadı! “Yanlış yaptık” denilmeden, köy terimi yerine “kırsal mahalle” getiriliyor ki buna da reform denecektir. Bu zihniyetle reform olmaz, olamaz.

İktidarın, bir yerel yönetim reformu hazırlığında olduğu artık bir sır değil. Sır tutulmaya çalışılan taslağa dair ayrıntılar. Bu kapsamda aldığımız bilgilere dayanarak, “toplum yararına yerel yönetimler” konusunda bir şeyler söylemek şart. Öncelikle şunu belirtmek lazım; 1 Ekim 2020 tarihi itibariyle Meclis açıldığından beri gündemine torba kanun yağmakta. Ne ilginç ki bunlar içerisinde otopark, doğal gaz şebeke bedelleri, baz istasyonu ruhsatlandırması, kırsal mahalle gibi doğrudan belediyeleri ilgilendiren maddeler sıkıştırılmış. Oysa iktidarın üzerinde çalışıp hazırladığı yerel yönetim reformu taslağında bunlara dair öneriler vardı. Yani toptan bir düzenleme yerine, farklı torba kanunların içerisine serpiştirilmiş düzenlemelerle yapmak istedikleri reformun kimi maddeleri yaşama geçiriliyor. Parça parça yerel yönetim reformu yapılmayacağını düşünecek olursak, reform bir süre daha ertelenecek gibi duruyor. Ancak bu maddeler bize bir şeylerin ipuçlarını veriyor. Reformu yapacak zihniyette de düzenleme ihtiyacı.

Oldubittiyle köylerin mahalle yapılması yanlıştı. Ama yıllardır uygulanan yanlış bir sistemin değiştirilmesi için de ciddi çalışmalar yapılmalı. “Geçmişte durum neydi, değişiklikle ne oldu, değişiklikten hangi bölge nasıl etkilendi, konunun uzmanları ve özellikle uygulayıcılar ne diyor, muhalefet nasıl yaklaşıyor” gibi sorulara verilecek yanıtlarla bir sistem değiştirilmelidir. 6360 görüşmelerini TBMM İçişleri Komisyonu’nda takip etmiş bir olarak, o dönem “yanlış yapıyorsunuz” uyarılarına rağmen, büyükşehir belediyelerine, hem mali hem kapasite anlamında kaldıramayacağı görev ve sorumluluklar verildi. Üstelik bunlar büyükşehrin ilçeleriyle olan ilişkilerinde de dengesizliğe yol açacak boyuttaydı. Şimdi bu konuda nasıl geri dönüş yapılacağı düşünülüyor.

BÜYÜKŞEHİR VE İLÇELERİ ARASINDA NASIL BİR GÖREV DAĞILIMI

İktidarın yerel yönetim reformu taslağından aldığımız bilgiler, en önemli önerilerin başında büyükşehir ile ilçeleri arasındaki görev bölüşümünün baştan ele alınacağı yönünde. Hem büyükşehir hem de ilçelerinin önemli bir kısmı iktidar partisinin elindeyken herhangi bir sorun teşkil etmeyen durumun, büyükşehirler CHP’nin eline geçince sorun olduğunun anlaşılması, reforma dair zihniyetin tutumu hakkında fikir vermektedir. Yanlış, yanlıştır. Düzeltilmelidir. Ancak, başka bir yanlışla ya da yanlış yöntemle değil. Büyükşehir belediyelerine 6360 ile yapılan görev ve yetki yüklemesi ayrıntılı tartışılmadan gerçekleştirildi. Şimdi yine özellikle uygulayıcılara sormadan, ayrıntılı analizler yapılmadan düzenleme ile karşı karşıya kalacağız gibi.

İktidar, zamanında kulak tıkadığı uyarıları belediyeler elinden gidince konuşur olmuş. 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nda birçok yetkinin ihtiyari olarak meclis kararıyla tek taraflı olarak ilçelere bırakılabildiği, fakat bu görevlerin net olmadığı ve bütçesiyle birlikte aktarılmadığı, bu durumun ilçeleri daha güçsüz kıldığı gerekçeleri düşünülerek bazı görevlerin meclis kararına gerek bırakılmadan, doğrudan ilçe belediyelerine devri taslakta önerilmekte.

İktidarın taslak haline getirdiği bir diğer öneri ise büyükşehir ilçelerinin merkez ilçe belediyesi ve ilçe belediyesi şeklinde iki sınıfa ayrılması yönünde. Umarız ki 6360’a yöneltilen en büyük eleştirilerden biri olan hizmete ulaşımda yaşanan sorunların, tek başına bu ilçe ayrımıyla çözüleceği düşünülmüyordur. Çünkü büyükşehir-ilçe arasındaki görev dağılımlarının da bu tasnife göre belirlenmesi öngörülmekte.

İktidar, büyükşehir belediyesi uhdesinde olan ve meclis kararıyla ilçe belediyelerine devredilebilen şu hizmetleri doğrudan kanuna yazarak ilçe belediyesine devretmek istiyor:

♦ Haşere ve Vektör ile Mücadele, İlaçlama
♦ Terminal
♦ Yolların Temizliği
♦ Mezarlık, defin hizmetleri
♦ Toptancı halleri
♦ Mezbahalar
♦ İsim Verme ve Numarataj
♦ İnşaat malzemesi, hafriyat toprağı vb. yerine belirleme, gerekli önlemleri alma
♦ Zabıta
♦ Otopark (Geçtiğimiz günlerde bir torba kanunla bu devir gerçekleşti).


İktidar, kaybettiği büyükşehir belediyelerini kazandığı ilçe belediyeleriyle “hizaya getirme” anlayışını taşıyarak büyükşehir-ilçe düzenlemesine girişirse büyük bir kaos zeminine yol yapar. Bu alanda bir düzenleme olması gerektiği kesin ve bunda da özellikle uygulayıcı dediğimiz büyükşehir ve ilçe belediyelerinin görüşleri alınmalıdır.

İlk seçimin sonucunu düşünerek, onlarca yılı etkileyecek değişiklikleri üstelik bir çırpıda yapmak hem iktidar için hem de ülke için ağır sonuçlar getirir. Çünkü sandığın olduğu yerde ve daha doğrusu siyasette zafer ile yenilgi arasında ince bir çizgi vardır. Kısa sürede biri diğerine dönüşebilir. Özetle: Tarpeia Kayası Capitol’e yakındır*…

* Latince: Arx Tarpeia Capitoli proxima. Roma’da başarılı komutanlar onuruna düzenlenen törenler Capitol Tepesi’nde yapılırken, esirler ve hainler Tarpeia Kayalıklarından aşağı atılırmış. Politikada zafer ve yenilginin ne derece yakın olduğunu ifade etmek için kullanılan bir söz.

 

02.11.2020

 

https://www.birgun.net/haber/yerel-yonetimlerin-gunah-kecisi-6360-sayili-kanun-321379?fbclid=IwAR0GRMhBEReucjP1T2zmEhLHsfNDppOR9qJcZSAGrptNw9gFicPmdqKscT0 

ÖDÜLÜN HİKAYESİNİ BİR DE ONDAN DİNLEYİN

 Bir bir veya daha fazla kişi ve ayakta duran insanlar görseli olabilir

Ankara Kent Konseyi, Uluslararası Kolaylaştırıcılar Birliği (IAF) tarafından “Katılımcılık Etki Ödülü”ne layık görüldü.

 

Ankara Kent Konseyi kurulduğu günden bu yana; benimsediği katılımcı demokrasi anlayışı ile Başkentteki tüm kesimlerin Ankara’da ortak aklın oluşumuna etkin bir şekilde katkıda bulunmasını sağlaması sebebiyle Uluslararası Kolaylaştırıcılar Birliği (IAF) tarafından “Katılımcılık Etki Ödülü”ne layık görüldü. Ayrıca, Ankara Kent Konseyi Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin de bu süreçte katılımcı yaklaşımların uygulanmasındaki rolü sebebiyle “Yılın Katılımcı Demokrasi Kolaylaştırıcısı” ödülü aldı.

Ankara Kent Konseyi Türkiye’den bu ödülü alan ilk kuruluş, ve uluslararası alanda böyle bir ödüle layık görülen ilk büyükşehir kent konseyi oldu.

Özellikle Türkiye’ye karşı önyargıların arttığı, uluslararası siyasette yaşanan sorunlu bir dönemde bu tür bir ödülün yerel yönetimler ve katılımcılık üzerinden Ankara’ya verilmesi başka bir anlam da taşıyor. Türkiye uluslararası siyasetin sert çizgileri dışında yerel yönetimler düzeyinde dünyanın dikkatini çekebilecek önemli işlere imza atabiliyor. Hatta bu iş demokratik katılım gibi zor bir alanda olabiliyor. Ankara da bu açıdan Melih Gökçek dönemindeki tartışmalı durumdan kurtulup Mansur Yavaş döneminde katılımcılık, şeffaflık, hesap verebilirlik gibi değerler üzerinden kenti bir araya getirmenin, ortak aklı oluşturmanın yeni bir alternatifini bulmuş görünüyor.

Ödülü sürecini koordine eden ve verilen iki ödülden birini alan Ankara Kent Konseyi Başkan Yrd. Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin’e bu konuda sorularımızı yönelttik.

İşte o röportaj:

-Uluslararası Kolaylaştırıcılar Birliği (IAF) Nedir?

Ödülü veren Uluslararası Kolaylaştırıcılar Birliği dünyanın 65 ülkesinde çalışmakta olan moderatör ve kolaylaştırıcıların üye olduğu, kurumsal gelişim için ortak aklın oluşturulmasında etkin kolaylaştırıcılığın önemini ortaya koymaya çalışan uluslararası bir organizasyondur. 1994 yılından beri faaliyet gösteren kuruluş tüm dünyada katılımcı kurumsal yönetim için kolaylaştırıcılık standartlarını koymakta, uluslararası akreditasyon süreçlerini yürütmektedir. “Güçlü bir değişimi yapılabilir kılmak” sloganı ile faaliyetlerini yürüten kuruluşun üyeleri arasında kamu, özel sektör, sivil toplum ve serbest çalışanlar bulunuyor. Kapsayıcılık, açıklık, küresel perspektif, profesyonellik, liderlik ve mükemmellik ilkelerini benimseyen Birlik, insani etkileşimin gücüyle demokratik ve kurumsal gelişimin potansiyelini savunuyor.

-Ödüle Konu “Kolaylaştırıcılık Faaliyetleri” Ne Anlama Geliyor?

Tüm dünyada kamu, özel sektör ve sivil toplum örgütleri hedef kitlelerini ve erişmek istedikleri kesimleri bir araya getirmeye, onların fikir ve görüşlerini almaya, bu görüşleri onlarla birlikte uygulamaya geçirmeye çalışıyorlar. Bunun için, gerçek ya da sanal ortamlarda kurumsal paydaşların nasıl bir araya getirileceğinin, güvenlerinin nasıl kazanılacağının ve özgür bir düşünce ortamının nasıl oluşturulacağının üzerinde ciddi şekilde çalışılması gerekiyor. İşte bu tür süreçlere kolaylaştırıcılık ya da İngilizceden çevrilmiş adıyla “fasilitasyon”, bu süreçleri tasarlayıp gerçekleştiren uzmanlara da kolaylaştırıcı adı veriliyor. Özellikle katılımcı demokrasi uygulamalarında, kolaylaştırıcılık yöntemlerinin dikkatle kurgulanması ve uygulanması gerekiyor.

-Ankara Kent Konseyinin Kolaylaştırıcılık Faaliyetleriyle İlişkisi Nedir?

Ankara Kent Konseyi, kuruluşundan beri kolaylaştırıcılık yöntemlerini etkin bir şekilde kullanıyor. Paydaşlarını bir araya getirirken, onların kendilerini özgür bir şekilde ifade etmelerini sağlayarak temelde ciddi bir kolaylaştırıcılık uygulaması geliştirildi. Bu yaklaşımın geliştirilmesinde Ankara Kent Konseyinin kuruluşundan beri katkıda bulunan ve aynı zamanda Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin’in katkıları önemli bir yer tutuyor. Uluslararası Kolaylaştırıcılar Birliğinin aynı zamanda üyesi de olan Prof. Şahin, daha önce Ankara İl Stratejik Planının yapımından Milli Helikopter Projesine, kırsal kalkınma projelerinden turizm çalıştaylarına kadar pek çok örnekte çok uzun bir süredir kolaylaştırıcılık yaklaşımlarını kamu ve sivil toplum kurumlarıyla birlikte uyguluyor. Bu deneyimi Ankara Kent Konseyine taşıyan Şahin, bu rolü sebebiyle de yılın katılımcı demokrasi kolaylaştırıcısı ödülüne layık görüldü.

-Ankara’nın Türkiye’deki Diğer Kent Konseyleri Arasındaki Durumu Nedir?

Türkiye’de bugüne kadar farklı yerel yönetimler ölçeklerinde kurulmuş 400 kadar kent konseyi bulunuyor. Kent Konseyleri yerel yönetimlerin halkla katılımcı bir ilişki kurmasında kritik önem taşıyan gönüllülüğe dayalı kuruluşlar olarak 1990’lı yıllardan bu yana faaliyet göstermektedir. Özellikle 2019 Yerel Seçimlerinden sonra büyükşehirlerde iktidarın değişimi ile en çok dikkati çeken kent konseyi olan Ankara Kent Konseyi, Başkent Ankara’da toplumun tüm kesimlerini ve siyasi tarafları bir araya getirme başarısıyla ve kısa zamanda elde ettiği sonuçlarla dikkat çekmeye başlamıştı. Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mansur Yavaş’ın da tam desteği ve seçimlerde ifade ettiği katılımcılık ilkesi doğrultusunda kurulan Konsey, özellikle pandemi döneminde Ankara’da dayanışma süreçlerinde paydaşları bir araya getiren yaratıcı yaklaşımlarıyla da öne çıkmıştı. Ankara Kent Konseyi halen 500 kamu, özel sektör, sivil toplum ve üniversite paydaşı, 3 meclisi ve 21 çalışma grubu ile Başkent Ankara’da kentin yaşanabilir kılınması ve yerel politikaların ortak akılla geliştirilmesi konularında faaliyetlerini sürdürüyor.

-Katılımcılık Etki Ödülü Nedir?

Katılımcılık etki ödülü; tüm dünyada kurum ve kuruluşlara ve onlara destek olan kolaylaştırıcılara, kullandıkları kolaylaştırıcılık yöntemleri, katılımcılık konusundaki hedeflerini gerçekleştirme düzeyleri, bu hedeflere erişimde kullandıkları yaratıcı ve yenilikçi yöntemler dikkate alınarak uzman bir heyet tarafından veriliyor. 2013 yılından veri verilmekte olan ödülü bugüne kadar dünyanın pek çok farklı ülkesinden üniversiteler, yerel yönetimler, yurttaş inisiyatifleri, tanınmış özel sektör firmaları ve kamu kurumları almaya hak kazandı. Ödüle başvuru şartları arasında konusunun uzmanı bir kolaylaştırıcı ile çalışmış olmak ve katılımcı yaklaşımları olumlu yönde değişim için doğru şekilde kullanmış olmak yer alıyor.

-Ankara Kent Konseyi Bu Ödüle Neden Aday Gösterildi?

Ankara Kent Konseyi bu ödüle aday olurken; bugüne kadar büyükşehir ölçeğinde kurulmuş en geniş katılımlı kent konseylerinden birisini oldukça kısa zamanda, etkin kolaylaştırıcılık, eşgüdüm ve iş birliği yöntemleri kullanarak, neredeyse hiç kaynak kullanmadan kurmayı başardığı, kent konseyi faaliyetlerinde yerel yönetimlerle yerel politikaların belirlenmesi konusunda etkin işbirliği yapmayı başardığı ve kentte bulunan çok geniş bir kamu, özel sektör, sivil toplum ve üniversite paydaşları kitlesini gönüllülük temelinde bir araya getirdiğini gerekçe olarak sundu. Kent konseyinin aldığı iklim değişikliği, cumhuriyetin 100. Yılları, atık yönetimi gibi evrensel konuların Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinde oy birliği ile karara bağlanmış olması da bu konuda örnek olarak gösterildi.

-Bu Yıl Başka Ödül Alan Var mı?

Bu yıl Ankara’nın yanı sıra dünyanın farklı ülkelerinden çok farklı sektörlerden ödül alan kurumlar bulunuyor. Bunlar, Rusya’da St. Petersburg Valiliği ve Rus Demiryolları Üniversitesi, Meksika’dan Alvaro Qintana Şirketi, Amerika Birleşik Devletlerinden Arlington Bölgesi Eğitim Müdürlüğü, Charlottesville Bölgesel Ticaret Odası, Çocuk Nörolojisi Vakfı ve Western Lane İtfaiye Teşkilatı, Batı Bölgesi  Danimarka’dan Coloplast Yara ve Deri Merkezi, Finlandiya’dan Finlandiya Kalkınma Ajansı, Kanada’dan Kingsway Alışveriş Merkezleri, İngiltere’den Luc Hoffmann Yenilikçilik Enstitüsü, Fransa’dan Ulusal Araştırma Laboratuvarı, İtalya’dan Emilia-Romagna Bölge Yönetimi, İsveç’ten Roche İlaç Firması, Hindistan’dan Bangalore Bölgesi Rotary. Bu kurumlar arasında kent yönetimine katılım konusunda faaliyet gösteren tek kuruluş Ankara Kent Konseyi.

-Katılımcılık Etki Ödülü Nasıl Alındı?

Ödülü veren Uluslararası Kolaylaştırıcılar Birliği (IAF) ve Türkiye Şubesi ödül sürecini ciddiyetle yönetiyor. Şu ana kadar ödül sürecinin nasıl yürütüleceği, Ankara Kent Konseyi’nin de katıldığı çevrimiçi toplantılar yapıldı. IAF Türkiye Ankara Kent Konseyi deneyiminin Türkiye’deki üyelere aktarılması için çevrim için yayınlar ve etkinlikler düzenledi. Ayrıca IAF Türkiye deneyiminin tanıtılması için bir dakikalık bir video hazırlayarak uluslararası camianın dikkatine sundu. Olağan dönemlerde ödül töreni Kanada’nın Toronto kentinde yapılmaktaydı. Ancak, pandemi sebebiyle bu yıl ödül töreni çevrimiçin olarak 26 Ekim tarihinde Türkiye saatiyle saat 17:00’de gerçekleştirildi. Ödül töreninin öncesinde, Türkiye’nin de içinde bulunduğu dünyanın yaklaşık 100 ülkesinden uzmanlar 19-25 Ekim tarihleri arasında sanal ortamda katılımcılık ve kolaylaştırıcılık konusunda yüzlerce etkinlik düzenlediler. Bu etkinliklerin son gününde gerçekleştirilen ödül töreninde de Ankara Kent Konseyine altın madalya verildiği açıklandı. Tören sanal ortamda katılmak isteyen herkese açık olarak tüm dünyadan izlendi.  

-Bu Ödülün Faydası Ne Olacak?

Katılımcılık Etki Ödülünün Türkiye’ye ve Ankara’ya önemli faydaları olacak. Öncelikle, tüm dünyada Türkiye’nin yerel demokrasi konusundaki itibarının artması ve uluslararası araştırmalara konu edilmesi mümkün olacak. Ödül değerlendirme sürecinde bile Balkanlar, Avrupa, Güney Doğu Asya’dan uzmanlar Ankara Kent Konseyinin deneyimini dinlemek için temaslara başladılar. Ankara deneyiminin aktarılmasının yanı sıra, Başkent Ankara artık bu konudaki uluslararası platformlara katılım hakkı kazanmanın yanı sıra, proje ve araştırma fonlarından yararlanma konusunda da avantaj kazanacak.

Türkiye’den ilk defa hem de bir kent konseyinin böyle bir ödül alması kent konseylerinin yerel yönetimler açısından daha fazla dikkate alınmasına yardımcı olacak. Her şeyden öte, katılımcılık konusunda iyi bir karnesi bulunmayan Ankara’nın böyle bir ödül alması Ankara’lılar açısından gurur vesilesi olacak, katılımcılığın Başkent Ankara’nın yeni güçlü yanı olduğu düşüncesi kent kimliği ve kültürünün yeniden ele alınmasına vesile olacak.

 

28.10.2020

 

https://odatv4.com/yazar/ali-mert-tascier/odulun-hikayesini-bir-de-ondan-dinleyin-28102039.html