26 Ekim 2016 Çarşamba

KONSERVE MUTLULUK


          Bazı kitapların kapağına ve ismini baktığınızda türünün ne olduğunu kestirmek güç olabiliyor. Hatta kapağını kaldırıp, türünün ne olduğunu okuduğumuzda da emin olunamayabiliyor. Bu durum kitabın iç sayfalarına gitme güdüsünü tetikleyen önemli unsurlardan. Kitabın bu özelliği, konusuyla da doğrudan ilgili. Örneğin mutluluk üzerine bir kitap, böyle bir değerlendirmeden rahatlıkla geçirilebilir. Bir roman, şiir ya da deneme olabileceği gibi, bu konuda cilt cilt bilimsel yayınlar da yapılmıştır. Hele bir de kitabın ismi Mutluluk Konservesi ise mutlaka kapağını kaldırıp, içine girmek gerekiyor.

          Kişiye göre bu denli değişiklik gösterebilecek kaç konu vardır? Sahi nedir mutluluk? Bu soruya aynı zamanda, farklı mekanlarda bulunan insanlar değişik yanıtlar verebileceği gibi, aynı kişi farklı zamanlarda da değişik yanıtlar verebilir. Yaşanılan toplum ve anla doğrudan ilgili bu soruya verilecek yanıtların hangisine "yanlış" ya da "hayır" denebilir? Bir düşünelim, mutlu bir anımızda, sanki yaşamımızın önceki dönemlerinin de mutlu geçtiği ve gelecekte de mutlu olunacağı hissi, umudu bedenimizi kaplamaz mı? Ya da mutsuzken de tam tersi. İşte Mutluluk Konservesi okunduğunda, mutluluğun ne ve nasıl olduğundan ziyade, nasıl ifade edildiğinin daha önemli olduğu düşüncesi canlanıyor.

          Orhan Tüleylioğlu'nun, yayın yönetmenliğini yaptığı Dafne Kitap'tan çıkan Mutluluk Konservesi, iç kapağında deneme yazan bir kitap. Okunduğunda ise deneme kıvamında yazılmış bir araştırma kitabı tadı alındığını söylenebilir. Kitabın giriş yazısını yazan Uğur Kökden'in de belirttiği gibi, "görünürde 'mutluluk' araştırması ardında koşan -bir yönden de bol şiirle beslenmiş- bir tür yaşam bilmecesi" denebilir. Farklı coğrafyalardan, tarihlerden; aynı coğrafyadan farklı ve hatta aynı tarihlerden farklı kişilerin yaşamlarından ya da yapıtlarından mutluluğa dair ayrıntıların ele alındığı kitapta, hem kişiler hem de bu kişilerin kimi eserleriyle ilgili yazılış öykülerine dair altı çizilesi ve not alınası satılar mevcut. Bu arada hemen bir not düşmekte yarar var, kitapta mutluluk kadar mutsuzluk da işlenmiş. Ancak; kitap okuyup bitirildiğinde, "mutsuzluk da mutluluğa dahilmiş" gibi bir algı oluşabilir.

          Aziz Nesin'den Voltaire'e, Asım Bezirci'den Russel'a; Einstein, Cicero, Kafka, Charlie Chaplin, Nazım Hikmet, Abidin Dino, Tolstoy, Abasıyanık, Necatigil, Neruda, Adnan Yücel, Onat Kutlar, Oscar Wilde, Platon, Aristo ve kitabın, bir şiirinden ismini aldığı Victor Jara gibi yetmişten fazla isim yan yana gelmiş. Bu kadar ünlü kişiden mutluluğa dair ayrıntılar gerçekten özgün bir konu ve konuyu işleyiş biçimini doğurmuş. Tüleylioğlu, benzer bir tarzı Yalnız Kitap isimli eserinde de oldukça etkili biçimde işlemişti. O nedenle ayrıntıya önem verenler için bulunmaz nitelikte, her bir kişiye sadece birkaç sayfa ayrılacak biçimde, kısa bilgiler içermekte ve bunları edebi bir nitelikte birbirine bağlamakta, kitap.

          İsimlere bakılınca, mutluluğa dair  yalnızca edebi ya da sanatsal nitelikte bir şeyler olduğu kanısına kapılmamalı. Kitabın özellikle son kısmında mutluluğa dair felsefi ve bilimsel nitelikte ayrıntılara da yer verilmiş. Hatta, bu kısımlarda birkaç kişiye dair ayrıntılar aynı yerde ele alınmış. Bunun sayısı biraz daha fazla olabilir mi ve ayrı bölümlerde yazılabilir mi diye de düşünülmeden edilemiyor.

          Kitabı okurken, "bittiğinde hakkında bir yazı yazılırsa hangi ayrıntılar örnek olarak kullanılabilir diye" düşüncesiyle notlar alınmaya kalkışılırsa kitap bittiğinde ilginç bir durum söz konusu olabilir: Kitabın yarısından fazlasını ilginç, güzel ve kullanılabilir ayrıntı olarak not almış, telif haklarına aykırı bir durumla karşı karşıya kalmış bulabilir insan kendisini. Yine de kitaptan kimi örneklere değinmek yararlı olacaktır.

- Aziz Nesin'in 6-7 Eylül olayları sonrası anlamsız biçimde tutukluyken, daha önce evlenmek üzere sözleştiği Meral ile görüş günlerinde görüşebilmek için 10 dakika içinde nişan yüzüklerini taktıklarını ve bu mutluluğu Nesin'in On Dakika şiiriyle ifade ettiğini,

- Cicero'nun yaşlılıkla mutluluğu nasıl birleştirebildiğini,

- "Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olamayacağını anlamaktır mutluluk" diyen Kafka'nın, Milena ile mektuplaşmalarındaki ayrıntıları,

- Eşiyle mutlu bir yaşam sürerken "mutlu aşk yoktur" diyen Aragon'un mutsuzluk ifadesinin aşkından değil, işgal yılları ve Fransa'nın için bulunduğu acıklı durumdan kaynaklandığını,

- Abidin Dino'nun, Nazım'ın şiirinde kendine yönelttiği "mutluluğun resmini yapabilir misin" sorusunun yanıtını resimlerinde hiç veremediğini söylediğini,

- Rosa Luxemburg'un kavgasının ortasındaki tutkulu aşkını ve mutluluğunu,

- Abasıyanık'ın yaşamaktan aldığı mutluluğu,

- Arkadaş Zekai Özger'in inatla umudu, dostluğu, sevgiyi ve özlemi barındırırken "Mutluluk çok büyük ve çok ötelerde şimdi/ tanrı kadar/ ulaşılmaz" dizelerini,

- Onat Kutlar'ın, katledildiği ülke için 1989'da yazdığı "Bu Ülkede Doğmaktan Mutluyum" satırlarını,

- Wilhelm Schmid'in "Mutlu olmak zorundasın, yoksa hayatın yaşamaya değmez" görüşüne yönelttiği "bu durum mutluluk diktatörlüğünün insana yönelttiği bir tehdittir" gibi etkileyici ifadesini,

- Victor Jara'nın 1969'da yazdığı, uyuşturucu etkisi altında intihar eden kızın gerçek öyküsünü anlattığı "Carmencita'yı kim öldürdü?" şarkısında "Heveslerini çarpıtıp aklını karıştırmıştı,/konserve mutluluk, aşk ve fanteziyle" dizelerini,
Ve daha fazlasını Mutluluk Konservesi'nde bulmak olanaklı.
Şunu da belirtmek gerekir, kitap, zamanlaması açısından da "konserve"­ olmaktan ötede. Çünkü; oldukça taze. Şili'de Victo Jara'yı öldürmekle suçlanan eski asker Barrientos'un 43 yıl sonra, Haziran 2016'da hakim karşısına çıktığı notu, kitapta mevcut. Muhtemelen kitap baskıya girdikten kısa bir süre sonra bu dava sonuçlandı.

          Teğmen Pedro Pablo Barrientos Nunez, sanatçı Victor Jara'ya yapılan işkence ve sanatçının öldürülmesi suçlarından ceza aldı ve Jara’nın ailesine 28 milyon dolar tazminat ödemeye mahkûm edildi. 40 yıldan fazla süredir, bunun için mücadele eden Victor Jara'nın eşi, 88 yaşındaki Joan Jara Turner, mahkeme binasının merdivenlerinde gözyaşları içerisinde yaptığı konuşmada, Mutluluk Konservesi kitabıyla doğrudan ilgili olacak biçimde “Victor için 40 yıldan fazla bir süredir yaptıklarımız sonuçta gerçeğe dönüştüğü için mutluyum." dedi.



http://odatv.com/konserve-mutluluk-2510161200.html

18 Ekim 2016 Salı

BÜYÜK İSYAN


             Doktora tezimin yazımı aşamasında teori kitaplarına boğulmanın verdiği bunaltıcı havayı biraz olsun dağıtıp, nefes aralığı açacağım bir eser ararken, elimde okumadığım hatırı sayılır edebi eser olmakla birlikte, Facebook üzerinde reklamından gördüğüm Kemal Derin'in Büyük İsyan romanı dikkatimi çekti. "Şah Kalender ile Pargalı İbrahim'in dillere destan hesaplaşması" açıklaması kitabı alıp, derhal okumaya koyulmam için iyi bir gerekçeydi. Destek Yayınları'ndan çıkan bu 359 sayfalık romanı, sadece birkaç günde bitirmem, sürükleyiciliği konusunda önemli bir göstergedir diyebilirim. 

            Baba Zünnun Ayaklanması'na tanık, daha sonra Şah Kalender'in yanında yoldaşı olan, Şah Kalender aşığı, Yavuz Sultan Selim döneminde girişilen Kızılbaş katliamı sırasında anasının kendisini bacaklarının arasına gizlemesiyle yaşama tutunan, kitabın başkahramanı ve ismini kitabın ilerleyen kısımlarında öğrendiğimiz Ulaş'ın gözüyle genel olarak anlatılan roman, aynı anda birden fazla cephe gelişmeleriyle okuyucunun zihninde tamamlanan bir tablo çiziyor. Kanuni Sultan Süleyman ve baş veziri Pargalı İbrahim'in Macaristan seferi sırasında yaşananlarla aynı anda gelişen Baba Zünnun Ayaklanmasını, birbirini izleyen ve kitabın genel yazım biçimi olan küçük kısımlarda bulmak olanaklı. 

            Üryan, Çerağ, Rehber ve Feda başlıklı dört bölüm üzerine inşa edilmiş kitap, her bölüm içindeki yer ve tarih belirterek başlayan küçük kısımlarla sonuca doğru Pargalı ve Şah'ı birbirine yaklaştırıyor. Okunma rahatlığı sağlayan bu yazım tarzı, fotoğraf çeker gibi anlatılan yer ve kişi betimlemeleriyle de pekişiyor. Özellikle İstanbul betimlemesi akla kazınacak bir örnek sergiliyor. Nadiren, okurken kaçırmaya neden olan devrik cümleler de bu anlatımları olumsuz etkilemiyor.


            Tarihi romanlar yazmanın zor olduğunu tahmin etmek güç olmasa gerek. Bu tarihin inançsal temeli varsa ve resmi öğretilerin tam tersini ifade edecekse hele bir de Alevilik gibi yazılı eserleri yüz yıllardır süren devlet baskısı nedeniyle sınırlı kalmış bir konuyu işleyecekse zorluğun derecesi kat be kat artacaktır. Yazarın, bu zorluğu yenmek için ayaklanmanın geçtiği alanları tek tek gezmesi, kitapta titiz tanımlamaların da doğmasına neden olmuş. Kitap, okuyucuyla arasında öyle bir bağ kuruyor ki kurgu niteliğinde kimi kısımlar, kendini referans eser niteliğinde hissettiriyor. Kitabı okurken birkaç noktada tarih kitabı açtığım doğrudur. Bunda, kitabın ana kahramanlarından Koyun Abdal'ın, Banazlı Koca Haydar Pir Sultan Abdal'ın olaylar üzerine örtüşecek biçimde serpiştirilmiş nefeslerinin etkisi de büyük. Nefeslerin ezgilerini bilenler için o kısımlar, müzikli bir okumaya neden oluyor ki mutlaka o ezgiler, nefesler okunurken akıldan geçiyor.

            Yerlerin, kişilerin ve olayların salt kitaba yansıdığı zamana sıkıştırılmaması gibi bir durum da söz konusu. Bu durum anlatımı oldukça pekiştiriyor. Bir yerin isminin nereden geldiği tarihsel bilgiler verildiği gibi, aynı yöntem kişiler ve olaylar için de kullanılıyor. Ondan dolayı Şah İsmail, Aksak Timur, Fatih, Yavuz, Hacı Bektaş-ı Veli gibi kitabın ana olayının geçtiği dönem dışından tarihi isimler de okunabiliyor. 

            Özellikle Şah'ın çevresinde cereyan eden olayların, Şah aşığı, onun için ölüme hazır bağlılığı olan Ulaş'ın gözünden anlatılması, kitabın Osmanlı yönetimi altında baskı gören Türkmen Kızılbaşların duygusallığı ve taraflılığıyla nitelemeler yapılmasını doğurmuş. Osmanlı çadırları etrafında geçen kısımlarda da benzer duyguyu görmek olanaklı.  

            Ve tabii ki kavga varsa aşk vardır. Ulaş ile Çingene kızı Drina'nın dillere destan aşkı da kavganın ateşine oldukça heyecanla serpiştirilmiş. Kitabın sürükleyiciliğinde bu aşkın katkısının önemli olduğunu belirtmek gerek. Kitabın içinden, kapağına taşınan, "aşkına meftun olduğum güzelin karşısında yalınkılıç, yalın hançerdim" sözüne alternatifi ise yine kitabın içinden birçok cümleyle önermek olanaklı. Ancak böyle bir öneri yapabilecek olsaydım benim tercihim "biz cenk ehli değil, aşk ehliyiz" olurdu. 

Aşkla ilgili şu satırları bu yazıya almadan tamamlamak, eksiklik olacaktır kanımca (İlk satır, Eşrefoğlu Rumi'nin bir şiirinin ilk dizesiyle örtüşse de şairane anlatım kaybolmamış): "Bu aşk düştü canımıza bahar eyledi kışımızı. Kara bulutları sürdü koymadı gönlümüzde. Ol cennet-i âlâda buluşturdu ikimizi. Ne ben ne de o mahrum kalabilirdik birbirimizden. Şimdilerde aşk ateşiyle yanıp kül olmak, düşüp ayakaltına yok olmaktı yalnızca muradım. Zira aşksız kişi hayvandır, insan değil şeytandır. Aşk canların canı, dertlerin dermanıdır. Aşk, bizleri dirilttiği gibi ölü bedenleri de diriltebilirdi. Yeter ki aşk gün gibi gönüllere doğup gelsin."
             
           Tarihte Pir-i Sani olarak geçen Balım Sultan'dan sonra postnişin sahibi, Şah İsmail Hatayi'nin "İki âlemde sultandır Kalender/Kadim u küfr u imandadır Kalender/Misafirler ki mest-i cam-ı Hak'tır/Visal-i şaha mihmandır Kalender", Pir Sultan Abdal'ın "Şah Kalender derler bir ulu pirdir/Nefsini meydanda öldüren erdir/Nice erler vardır devranı sırdır/Ol sır ummanına dalın turnalar." diye kendisinden bahsettiği Şah Kalender'in hurucunu anlatan roman, bu alanda önemli bir boşluğu da doldurmaya aday görünüyor.