18 Ekim 2016 Salı

BÜYÜK İSYAN


             Doktora tezimin yazımı aşamasında teori kitaplarına boğulmanın verdiği bunaltıcı havayı biraz olsun dağıtıp, nefes aralığı açacağım bir eser ararken, elimde okumadığım hatırı sayılır edebi eser olmakla birlikte, Facebook üzerinde reklamından gördüğüm Kemal Derin'in Büyük İsyan romanı dikkatimi çekti. "Şah Kalender ile Pargalı İbrahim'in dillere destan hesaplaşması" açıklaması kitabı alıp, derhal okumaya koyulmam için iyi bir gerekçeydi. Destek Yayınları'ndan çıkan bu 359 sayfalık romanı, sadece birkaç günde bitirmem, sürükleyiciliği konusunda önemli bir göstergedir diyebilirim. 

            Baba Zünnun Ayaklanması'na tanık, daha sonra Şah Kalender'in yanında yoldaşı olan, Şah Kalender aşığı, Yavuz Sultan Selim döneminde girişilen Kızılbaş katliamı sırasında anasının kendisini bacaklarının arasına gizlemesiyle yaşama tutunan, kitabın başkahramanı ve ismini kitabın ilerleyen kısımlarında öğrendiğimiz Ulaş'ın gözüyle genel olarak anlatılan roman, aynı anda birden fazla cephe gelişmeleriyle okuyucunun zihninde tamamlanan bir tablo çiziyor. Kanuni Sultan Süleyman ve baş veziri Pargalı İbrahim'in Macaristan seferi sırasında yaşananlarla aynı anda gelişen Baba Zünnun Ayaklanmasını, birbirini izleyen ve kitabın genel yazım biçimi olan küçük kısımlarda bulmak olanaklı. 

            Üryan, Çerağ, Rehber ve Feda başlıklı dört bölüm üzerine inşa edilmiş kitap, her bölüm içindeki yer ve tarih belirterek başlayan küçük kısımlarla sonuca doğru Pargalı ve Şah'ı birbirine yaklaştırıyor. Okunma rahatlığı sağlayan bu yazım tarzı, fotoğraf çeker gibi anlatılan yer ve kişi betimlemeleriyle de pekişiyor. Özellikle İstanbul betimlemesi akla kazınacak bir örnek sergiliyor. Nadiren, okurken kaçırmaya neden olan devrik cümleler de bu anlatımları olumsuz etkilemiyor.


            Tarihi romanlar yazmanın zor olduğunu tahmin etmek güç olmasa gerek. Bu tarihin inançsal temeli varsa ve resmi öğretilerin tam tersini ifade edecekse hele bir de Alevilik gibi yazılı eserleri yüz yıllardır süren devlet baskısı nedeniyle sınırlı kalmış bir konuyu işleyecekse zorluğun derecesi kat be kat artacaktır. Yazarın, bu zorluğu yenmek için ayaklanmanın geçtiği alanları tek tek gezmesi, kitapta titiz tanımlamaların da doğmasına neden olmuş. Kitap, okuyucuyla arasında öyle bir bağ kuruyor ki kurgu niteliğinde kimi kısımlar, kendini referans eser niteliğinde hissettiriyor. Kitabı okurken birkaç noktada tarih kitabı açtığım doğrudur. Bunda, kitabın ana kahramanlarından Koyun Abdal'ın, Banazlı Koca Haydar Pir Sultan Abdal'ın olaylar üzerine örtüşecek biçimde serpiştirilmiş nefeslerinin etkisi de büyük. Nefeslerin ezgilerini bilenler için o kısımlar, müzikli bir okumaya neden oluyor ki mutlaka o ezgiler, nefesler okunurken akıldan geçiyor.

            Yerlerin, kişilerin ve olayların salt kitaba yansıdığı zamana sıkıştırılmaması gibi bir durum da söz konusu. Bu durum anlatımı oldukça pekiştiriyor. Bir yerin isminin nereden geldiği tarihsel bilgiler verildiği gibi, aynı yöntem kişiler ve olaylar için de kullanılıyor. Ondan dolayı Şah İsmail, Aksak Timur, Fatih, Yavuz, Hacı Bektaş-ı Veli gibi kitabın ana olayının geçtiği dönem dışından tarihi isimler de okunabiliyor. 

            Özellikle Şah'ın çevresinde cereyan eden olayların, Şah aşığı, onun için ölüme hazır bağlılığı olan Ulaş'ın gözünden anlatılması, kitabın Osmanlı yönetimi altında baskı gören Türkmen Kızılbaşların duygusallığı ve taraflılığıyla nitelemeler yapılmasını doğurmuş. Osmanlı çadırları etrafında geçen kısımlarda da benzer duyguyu görmek olanaklı.  

            Ve tabii ki kavga varsa aşk vardır. Ulaş ile Çingene kızı Drina'nın dillere destan aşkı da kavganın ateşine oldukça heyecanla serpiştirilmiş. Kitabın sürükleyiciliğinde bu aşkın katkısının önemli olduğunu belirtmek gerek. Kitabın içinden, kapağına taşınan, "aşkına meftun olduğum güzelin karşısında yalınkılıç, yalın hançerdim" sözüne alternatifi ise yine kitabın içinden birçok cümleyle önermek olanaklı. Ancak böyle bir öneri yapabilecek olsaydım benim tercihim "biz cenk ehli değil, aşk ehliyiz" olurdu. 

Aşkla ilgili şu satırları bu yazıya almadan tamamlamak, eksiklik olacaktır kanımca (İlk satır, Eşrefoğlu Rumi'nin bir şiirinin ilk dizesiyle örtüşse de şairane anlatım kaybolmamış): "Bu aşk düştü canımıza bahar eyledi kışımızı. Kara bulutları sürdü koymadı gönlümüzde. Ol cennet-i âlâda buluşturdu ikimizi. Ne ben ne de o mahrum kalabilirdik birbirimizden. Şimdilerde aşk ateşiyle yanıp kül olmak, düşüp ayakaltına yok olmaktı yalnızca muradım. Zira aşksız kişi hayvandır, insan değil şeytandır. Aşk canların canı, dertlerin dermanıdır. Aşk, bizleri dirilttiği gibi ölü bedenleri de diriltebilirdi. Yeter ki aşk gün gibi gönüllere doğup gelsin."
             
           Tarihte Pir-i Sani olarak geçen Balım Sultan'dan sonra postnişin sahibi, Şah İsmail Hatayi'nin "İki âlemde sultandır Kalender/Kadim u küfr u imandadır Kalender/Misafirler ki mest-i cam-ı Hak'tır/Visal-i şaha mihmandır Kalender", Pir Sultan Abdal'ın "Şah Kalender derler bir ulu pirdir/Nefsini meydanda öldüren erdir/Nice erler vardır devranı sırdır/Ol sır ummanına dalın turnalar." diye kendisinden bahsettiği Şah Kalender'in hurucunu anlatan roman, bu alanda önemli bir boşluğu da doldurmaya aday görünüyor. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder