1 Mayıs 2017 Pazartesi

BİR TAKIM ANAYASALAR

“Anayasalar toplumsal mutabakat metinleridir” sözü bir “slogan” olmaktan öteye gidemediğini artık reel olarak da gösterdi. “Şimdiye kadar bilinen toplum içinde birleşme hiç de (örneğin bize, Toplum Sözleşmesi'nde tanıtıldığı gibi) isteğe bağlı bir birlik değildi, tersine bireylerin, içinde, rastlantısallıktan yararlandıkları koşullar temeli üzerinde kurulmuş zorunlu bir birlikti” derken Marx, bu durumu özetliyordu zaten.

Şüphesiz anayasa değişikliği konusunda kimi kesimlerin mutabakata vardığı, anayasa metninin içeriğine dair bir tartışmaya girmeden, söylenebilir. Toplumun her bireyini hemen hemen her açıdan ilgilendiren anayasa için toplumun nitelikli çoğunluğunun mutabakatına, en azından Türkiye’de, ihtiyaç duymamaktadır. Sermayenin, 16 Nisan sonrası sevimli mi sevimli, uslu mu uslu açıklamalarını mutabakat kapsamına almak abes değildir.
En azından yüzde 50 ile mutabakatı olmayan bir anayasa, hukuksuzluk sosuyla bocalanınca da ister hukuki ister siyasi olsun ortaya tek sonuç çıkıyor: Tepkisellik. Siyasi olanlarının boyutları, biçimi, kaynaklandığı siyasi güç vb. bu yazının konusu değil. Ama anayasal boyutunu mutlaka ele almak gerekir.

Tepkiselliğe giriş niteliğinde ulusal örneklerimiz zaten herkesin malumudur. Bol gelen 1961 Anayasası gömleğinden ilk sıyrılma çalışması 1971 Askeri Darbesi ile gerçekleştirilmeye çalışılmış ve bunda görece başarılı olunmuştur. Asıl gömleği komple çıkartıp, göbekli birine “ekstra slim fit” model giydirilmesi biçiminde değişiklik için 1982 beklenecektir. Elbette bu tepkisellik, 1961 Anayasası’nın ileri gitmesi hedefine sahip değildi. Örneğin; 1961 Anayasası’na tepki sadece çift meclisli yapıdan kaynaklanmıyordu. Ekonomide ithal ikameciliğin uygulandığı ve devlet müdahalesinin görece alt gelir gruplarına mensup sınıflar lehinde kullanıldığı sürecin örgütlenme ve sosyal hakları geniş tutan anayasası siyasal linçin odak noktası olmuştu. Halkın buna ikna edilmesi zaten herhangi bir zorluk taşımıyordu. Her gün artarak devam eden ve bitirilemeyen ölümler, sözde “anarşi” her ne hikmetse 12 Eylül gününden sonra birkaç gecede bitirilmişti. Bitirilmeden kasıt, şiddetin mekân değiştirmesidir. Sokaklardan cezaevleri duvarları arasına sıkıştırılma değişikliği yani. İşte 1982 Anayasası’nın tepkiselliğinin temelinde bu olması; kendini verdiğini misliyle geri alan cümlelerle kendini göstermektedir. 1982 Anayasası’na bakacak olursak “Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.” Ve hatta “basın hürdür, sansür edilemez” yazdıktan hemen sonra “ama” anlamındaki bağlaçlarla bu hakların ümüğü sıkılmaktadır ki uygulama kısmına zaten hiç girmiyorum.

Türkiye’de 1961 Anayasası’na yönelen tepki maalesef olumsuz anlamı taşımış ve bir geriye gidiş söz konusu olmuştur. Dünya örneklerinde ve hatta Türkiye’de 2010 yılına kadar her zaman böyle olmamıştır elbette. Örneğin; Federal Almanya Anayasası’nın “Devletin ana ilkeleri; direnme hakkı” başlıklı 20’nci maddesinin 4’üncü fıkrası Hitler’e ve onun dönemine yazılmış en somut tepki hükümlerinden biridir: “Bu Anayasa düzenini ortadan kaldırmak isteyen herkese karşı, başka bir çözümün bulunmaması halinde, bütün Almanlar direniş hakkına sahiptir.” demektedir. Üstelik, direnme hakkının anayasal güvenceye kavuşturulması tek başına yeterli görülmemiş, üzerine bir de tartışmaya yer bırakmayacak biçimde “mühür” vurulmuştur. Şöyle ki “Anayasanın değiştirilmesi” başlıklı 79’uncu maddenin 3’üncü fıkrası “Federasyonun eyaletlere bölünmesine, eyaletlerin yasamaya esasen katılmaları ilkesine veya 1 ve 20’nci maddelerde yazılı esaslara ilişkin bir Anayasa değişikliği yasaktır.” biçiminde düzenlemeyle direnme hakkı konusunda anayasa değişikliğinin önünü kapatmıştır.

Almanya’da da Weimar Anayasası olarak bilinen ve döneminde dünyanın en ileri anayasalarından biri kabul edilen hukuki metin bol gelmiş, bu bolluğu ne hikmetse “Hitler” hissetmişti. Bu nedenle direnme hakkı, Homeros’un Odysseia’sının, Siren ismindeki denizde yaşayan güzel varlıkların seslerine aldanmamak için kulaklarına tıkadığı balmumu gibidir. Bu güzel sese aldanarak Sirenlere yanaşan denizcilerin, aldatılarak yem olduğunun altını özellikle çizelim.

Demek ki toplumsal olaylar ve tepkiler, “yaşayan hukuk” çerçevesinde hukuk metinlerine olarak işlenebiliyor. Bu tepkinin yönünün demokrasiye, gelişmişliğe ve ileriye doğru olması şart değildir. Örnekler de bunu göstermektedir. İleriye doğru yaşanan değişikliklerde; hukuksuzluklara, insan hak ve özgürlüklerine aykırı düzenlemelere, dayatmalara karşı tepkisellik ortaya çıktığı rahatlıkla söylenebilir. Peki, bu olumsuz tablo her yerden kendini gösterir, çok sayıda durumda somutlanırsa ne olacak? İşte burada gelen yanıt: “Kazuistik anayasa.” Ayrıntılı düzenlemelere sahiplik, anayasayı elbette demokrat kılmaz ama, Türkiye’de son yıllarda yaşanan hukuksuzlukların ve tepki gösterilecek konuların sayısı düşünüldüğünde, yeni bir anayasa yazımı söz konusu olduğunda madde sayısı bini bulabilir.

“Kazuistik anayasa” kavramı temel hukuk derslerinde sıklıkla geçmektedir. Aşırı ayrıntılı düzenlemeler içeren anayasalara “kazuistik anayasa” denmektedir. Karşısında ise kısa ve öz anlatımlarla hükümlerde bulunan “çerçeve anayasa” kavramı bulunmaktadır. 1982 Anayasası’nın kazuistik özelliği, 1961 Anayasası’na tepkinin bir sonucuydu ki bu tepkiye rağmen, temel devlet yönetimi konularında akıl sır erdirilmez boşluklar bırakılmıştır. Gerçi bu boşluklar “yönetimin” elini rahatlatmak için dilediği gibi yorumlaması anlamında bilinçli bırakılan boşluklardır. Yaşadığımız son 5 yıl bunun açık göstergesidir.

“Devlet başkanımız ilelebet başımızda duracak” ruh haliyle 1982 Anayasası’nda bırakılan bilinçli boşluklar, devlet başkanı gittikten sonra, aynı iradenin ruh halini paylaşan kişilerce de istismar edilmiştir. Kazuistik bir anayasayı doğrulama amaçlı değil ama, madem kazuistik bir anayasa yaptın, bari ihtiyaç olan yerlerin ayrıntısına girseydin. Yaşadığımız güncel olaylar da tam olarak bununla örtüşmektedir. Orman köylüsünün düzenlendiği; ancak; “ilelebet başımızdan ayrılmayacağı ve en iyisini o yapacağı için boş kalsın” mantığıyla hazırlanan anayasada, hükümet kurma konusundaki boşluklar yakın zamanda acı tecrübelere neden olmuştur.

Cumhurbaşkanı, 7 Haziran 2015 seçiminin ardından hükümeti kurma görevini Davutoğlu’na verdikten sonra, kazuistik 1982 Anayasası’nda olan boşluktan istifadeyle görevi ikinci olan partinin genel başkanına vermemişti. Üstelik Davutoğlu hükümeti kurma görevini 45 günlük süre dolmadan iade etmiş, görev Beştepe’de uykuya bırakılmıştır. Kooperatifçiliğin geliştirmesinin yazılı olduğu anayasada, hükümet kurma göreviyle ilgili ayrıntının olmamasının “demokratik teamüllere aykırı” davranışa temel olabileceği örneğine yeni bir anayasada tepki gösterilip, düzenleme yapılması beklenebilir.

Tepki gösterilecek o kadar çok şey birikti ki YÖK, OHAL, OHAL KHK’leri, YSK’nin yasaya aykırı karar vermesi, yargı organlarının bağımsız ve tarafsızlığını koruyamaması, yolsuzluğun yargılanabilmesinin zorluğu, temel hak ve özgürlüklerin keyfi sınırlandırılması, basın ve ifade hak ve özgürlüklerinin önündeki engeller, tutukluluğun cezaya dönüşmesi derken, yeni bir anayasanın bin madde olması olasılığı hayli yüksek. O kadar çok sıkıntı yaşatıldı ki Türkiye’ye, elbette bu etkiye hukuki tepki de olacaktır.

Thoreau’nun “devletin kendisi çözüm olarak mevcut kötülükten daha kötüdür” tepkisi gibi olmasa da demokrasiden, insan haklarından, eşit bölüşümden yana bir tepki olmalıdır. Gerek anayasa gerek teamül gerekse yürütmeye dair tepkilerin temelinde bu olduğu zaman kazuistik anayasa bile anlam kazanabilir.

http://www.birgun.net/haber-detay/bir-takim-anayasalar-157515.html

BU İŞTE BİR ÖLÜMSÜZLÜK MÜ VAR?

Üretimin her biçimi kendi hukuksal ilişkilerini, kendi yönetim biçimlerini doğurur[1]...
Üretimin her biçimi, tarihsel olarak belli koşullar altında, yine o üretim biçiminin içinden çıkan güçlerce yıkılır ve tarihsel olarak yeni bir aşamaya geçilir. Aynı ezen-ezilen ilişkisi yeni üretim biçiminde de kendisini gösterir, hukuksal ilişkiler ve yönetim biçimleri kendini yeni üretim biçimine göre formüle eder. Peki, neoliberalizm bunca krize, darbeye rağmen neden ölmüyor ya da ölmüyor mu?
Tarihsel gelişime bakıldığı zaman, neoliberalizmin de belli koşullar altında sahneden çekileceği söylenebilir. Yalnız, bağışıklığı güçlü bir kapitalizm desteği, hem neoliberalizmin hem de kapitalizmin kolay ölümüne engel oluyor. Kapitalizmin ve neoliberalizmin, pragmatik yapısıyla gerekirse kendi teorik ilkelerine ters düşerek, krizlere karşı direniyor olması, ömrünü uzatan yegâne unsurdur.
Warwick Üniversitesi İşletme Fakültesi, Yönetim ve Kamu Yönetimi Profesörü olan Colin Crouch, "Neoliberalizmin Garip Ölümsüzlüğü" isimli kitabında, bahsettiğimiz direnci ayrıntıyla ele almış.


Okunması esnasında, akademik bir tarzdan uzak görüntü çizse de alttan alta çok önemli ve günümüzde sıklıkla tartışılan bilimsel varsayımlar ve tezleri, kolay okunur ve anlaşılır biçimde ele alan eser; aslında "neoliberalizmin ölümsüz" olduğunu iddia ederek, neoliberalizmle mücadele içindeki kesimlere kısmen bir ümitsizlik vaat etmektedir. Kısmen biçiminde değerlendirmemizin nedeni ise Crouch’un, neoliberalizme dair daha çok durum tespiti yapıyor ve bu eğilimin tüm zayıf yönlerini ayrıntılarıyla belirtiyor olmasıdır. Yani ölümsüz dediği neoliberalizmin, belki de tarih sahnesinden çekilmesinde ana unsurlar olacak, zayıf yönlerini tek tek anlatmaktadır. Bunu yaparken, Marksist yönteme kaymamaya da özen gösteriyor.
Crouch, neoliberalizmin neden ölmediği noktasında, her bir bölüme ayrı başlık ve birbirleriyle bağlı olan genelde farklı varsayımlarla örnekleme yapmaya çalışsa da ana tezi, “neoliberalizmin çelişkisi, ömrünün uzamasında ana nedendir. Savunduklarının tersini yaparak olsa da sonuçta yaşayabilmektedir” biçiminde özetlenebilir.
Bu özeti hemen kitabın girişindeki şu cümleleriyle örneklendirebiliriz: "Hükümetlerin piyasada şirketlerden çok daha verimsiz olduğunu ve hükümet piyasaya ne kadar az karışırsa o kadar hayırlı olacağını bizzat hükümetlerden bile duymuşsak, neden bankalar kendilerini güçlüklerden kurtarmak için hükümetlere yönelip muazzam miktarda para istediler? Peki, hükümetler neden bankaların tezini kabul etti?" (Crouch, 2014: 9-10).[2] Devamında bu soruya verdiği yanıt, aslında sonuç kısmının en baştan habercisi niteliğindedir: "Bu açmazın merkezindeki sorun, ideolojik olarak saf neoliberalizmin aksine, gerçekte var olan neoliberalizmin serbest piyasalara kesinlikle iddia ettiği kadar bağlı olmamasıdır." (S. 10). Kitap bu omurga üzerinde biçimlenmekte ve tüm bölümlerinde bu varsayımı destekleyecek çok sayıda örnek vermektedir.
Kitabın özgün yanlarından biri, "Neoliberalizmin Sabık Geçmişi" başlıklı ilk bölümünde, referans niteliğinde tarihsel bir özetleme yapmasıdır. David Harvey’in “Neoliberalizmin Kısa Tarihi” isimli 250 sayfalık kitabı kadar ayrıntılı olmasa da 22 sayfada klasik liberalizmin neoliberalizme nasıl evrildiği ana noktalarıyla anlatılmıştır. 2008-2009 neoliberalizmin büyük krizi ile başlanan bölümde yazar, Keynesçiliğin buhranının, kendisini düzeltmesiyle değil, çöküşüyle sonuçlandığı tespitini ortaya koymaktadır. Klasik liberalizme, tarihsel evrim sürecinde, Keynesyen dönem kadar yer ayırmadan genel olarak değinilmesinin ardından Keynesyen dönem; faşist yönetimlerin müdahaleci devlete örnek olması, Sovyetler Birliği'nin sağladığı sosyal haklarla sosyal devletin ortaya çıkışını nasıl etkilediği, sosyal demokrasinin biçimlenişi gibi atıflarla oldukça ayrıntılı anlatılmıştır.
Keynesçi modelin, sıradan insanların yaşamlarına dengesizlik getiren piyasanın ani dalgalanmalarına karşı onları koruduğu, yine onları kendine güveni giderek yükselen seri üretim sanayisinin aynı derecede kendisine güvenen tüketici kitlesi haline getirdiğini, işsizliğin düştüğü, sendikaların güçlü olduğu, refah devletinin piyasa çerçevesi dışında kalan insanlara hizmet ettiğini kaydeden Crouch; Keynesçi modelin piyasalara ya da kapitalizme muhalif olmadığı (S. 26) gerçeğini de vurgulamıştır. Türkiye’de 1960’larda yaşanan, işçilerin görece refah içindeki ekonomik durumunu anlatan sürecin şablonu biçiminde okunabilen bu bölümde; neoliberalizmin, böyle bir durumdan kendini nasıl var edebildiği gerek Chicago Okulu'na gerekse Keynesçi ekonominin yanlış hamlelerine bağlanmış, sürece Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu gibi uluslararası kuruluşların katkıları da eklenerek ifade edilmiştir.
Crouch, liberalizmin alabildiğince kaygan bir siyasi terim olduğunu, terimin içeriğinin Batı’ya gittikçe sola kayma eğilimiyle açıklamaktadır. Bu kayganlık en batıda Amerika’da liberallerin devletin ekonomiye müdahalesine inandığı (S. 17) örneğiyle somutlanmak istemiştir. Bu örneğin doğruluğu, Amerika'da devletin müdahalesini isteyen kesimin sol ya da sağda tanımlanmasındaki belirsizlik nedeniyle oldukça tartışmalıdır. "Amerika'da hangi parti solda yer almaktadır" diye sorarak tartışmalı kısmı netleştirebiliriz. Yine sosyal demokrasinin, Avrupa solunun en güçlü olduğu İskandinav ülkelerinde neoliberalizmin özelleştirme gibi önemli unsurlarından biri kabul edilse de kapsamlı refah devleti uygulamaları ve güçlü işçi sendikalarının varlığıyla (S.35) neoliberalizm-sol ilişkisi anlamında önemli bir örnek olarak altı çizilmiştir. Çelişkili yapının çeşitli yanlarını bu biçimlerde ortaya koysa da yazar, o çok bilinen çelişkiye kendisi de kapılmadan yapamamış; “neoliberalizmin günümüzde birçok türü ve farklılıkları vardır, ama sorun çözme ve insani amaçlara ulaşmada piyasayı devlete tercih eden temel tutumundan ayrılmazsak, özünü kavramış oluruz” demiştir. Üstelik kitabın bu cümlesi haricinde hemen hemen tamamında, teorik olarak piyasanın devlete tercih edildiği, uygulamada ise böyle olmadığı farklı sektörlerden, çeşitli örneklerle kaleme alınmıştır.  
Kitabın "Piyasa ve Sınırları" başlıklı bölümü, güncel piyasa tartışmalarına önemli örnekler vermektedir. Gerçek böyle olmasa da "özel sektörün ekseriyetle yekpare, homojen bir etkinlik bölgesi olduğu farz edilir" (S. 39) eleştirisinden sonra yazar, Friedman'ın Kapitalizm ve Özgürlük Kitabında (Friedman, 2008: 75, 268-270, 218, 206)[3] yaptığı ve devletin ekonomide ne derece başarısız olduğunu anlatmak için kullandığı devlet-hükümet başarısızlıklarını örneklerle sıralar gibi, özel sektör başarısızlıklarına tek tek örnekler vermektedir. Çocuk işçilerin sömürülmesi, hijyenik olmayan koşullarda sağlıksız yiyecekler sağlayan restoranlar, hava ve su kaynaklarını kirleten maden şirketleri bu örneklerden bazılarıdır.
Bahsi geçen örneklerin önemi, bölümün ilerleyen kısımlarındaki fikirlere temel oluşturmasıdır. Başka biçimde ifade edersek; neoliberalizmin en önemli unsurlarından olan özelleştirme konusunda en gerçekçi çözümleme, ahlakla ve hatta ahlak yoksunluğuyla olan ilişki üzerinedir. Çünkü; “özelleştirme iyidir” peşin koşullu önermesinin, bu durumu tetiklemesini ve arz-talep mantığının da bunun toplumsal meşruiyetini sağlamak için kullanılmasını, ahlak yoksunluğunun yeniden üretimi olarak vurgulanabilir mi? Şöyle ki; Crouch, "Özel sektörde alıcı bulan her şeyin bir yeri vardır" yaklaşımı sonucunda, kamu hizmetlerinin kalitesinin sorunlu olmasına çözüm olarak özelleştirmenin sunulduğunu belirtmektedir. Peki, bu çözüm ne derece ahlaklıdır? Başka biçimlerde soracak olursak, özelleştirilen bir iş kolunda çocuk işçilerin çalıştırılması ne derece ahlaklıdır? Özelleştirilen her iş nitelik artışı yaşıyor mu?
Yazar, neoliberalizmin ölümsüzlüğünü girişte olumlama biçiminde kullanan üslubundan hiç beklenmeyecek biçimde, bu tip özelleştirmeden "ahlaklı" bir sonuç çıkarmayacağını savunmakta ve "neoliberal fikirlerin hâkimiyeti gerçekleşip piyasa ilkeleri neredeyse tüm kurumlar için başlıca standart olarak tesis edildiğinde, ahlaksızlık toplumsal hayatın her yanına yayılır" (S. 40-41) demektedir.
Özelleştirme ve devlet unsurlarını tartışmaya başladıktan sonra, piyasa başarısızlıklarına değinmenin tam zamanıdır ki yazar da böyle yapmıştır. Piyasa başarısızlıklarını, basit biçimde ifade etmeye yardımcı olan, bir tablo yardımıyla anlatır. Genelde saf piyasa koşullarının başarısızlıkları olarak iktisat kitaplarında yer bulan başlıkları ve buna dair unsurları sıralayan yazar, bu başarısızlıkların sonucunda, piyasanın şirketlerce ele geçirildiğini ileri sürer ki bir sonraki bölümünün başlığı da "Piyasanın Şirketler Tarafından Ele Geçirilmesi"dir. Önceki bölümlerde neoliberalizmin tarihçesi ve temel reflekslerine neden olacak fikirsel altyapının anlatılmasının üzerine, neoliberalizmin dev şirketlerden yana olduğu ve rekabetin, dev şirketlerin ortaya çıkmasına nasıl katkı sağladığı, yazar tarafından ayrıntıyla anlatılmaktadır.
Burada, neoliberalizmin çelişkili yapısı nedeniyle “başarısızlık” dediğimiz unsurların, “ne derece başarısızlık” olduğunu sorgulayacak yoğunlukta örnek ve dayanak olmasına rağmen, bu konuda sistemli bir ayrıntıya girilmemesi, eksiklik olarak nitelendirilebilir. Unutulmasın ki bu başarısızlıklar, neredeyse rutin haline gelen neoliberalizmin gerek ekonomik gerekse sosyal krizlerinin açıklanmasında oldukça önemlidir. Sırf bu nedenle dahi daha ayrıntılı ve sistemli ele alınması gerekmektedir. “Chicago iktisatçılarının dağıtımla ve kar amaçlı faaliyetlerin dışında kalan hedeflerle ilgili sorunların çözümü için siyasal eylemlere başvurmamız gereğini tavsiye ettiklerini, ancak hemen ardından devletin aslında ekonomiye hiç karışmaması gerektiğini savunduklarını görüyoruz.” gibi kitaba çok sayıda örneklerle hakim olan neoliberalizmin çelişkisi, aynı bölümde Chicago İktisat Ekolü’nün ayrıntıyla anlatılırken verilmektedir.
Chicago Ekolü’nün ve dolayısıyla neoliberalizmin- hükümet konusundaki "paradoksuna" farklı örneklerle de işaret edilmektedir. Bu örneklerden en can alıcısı ve güncel olanı, Obama'nın devletin düşük gelirli yurttaşların sağlık harcamalarına destek olmayı amaçlayan, sağlık reformu girişimidir demek yanlış olmayacaktır. ABD’li sağlık sigortası şirketleri, hastaneler ve ilaç şirketleri, her bir Temsilciler Meclisi üyesi için altı lobici görevlendirip, Obama’nın sağlık reformu yasa karşıtı kampanyalarına 380 milyon dolar harcamaları (S. 82), devlet ve piyasayı ele geçirmiş şirket ilişkileri anlamında önemlidir. Sonuçta yasa kabul edilse de ilk halinden oldukça uzaktadır. Aslında bu noktada, kamu gücü ile özel güç arasında bir tercih yapılmak zorunda kalma gerçekliğini vurgulayan Crouch, “özel iktisadi gücü uslandırmak için devletin menzili arttırma riskini mi alacağız ya da devlete daha fazla güç vermemek için özel iktisadi güce mi tahammül edeceğiz?” sorusunu sorar ve Chicago Ekolü’nün ikinciden yana olduğunun altını çizerek bunu somutlaştırır
Özel Şirketler ve Kamu Girişimleri" başlıklı bölümde, tıpkı önceki bölümdeki gibi, etkili bir özet[4] sunan iki tablodan yararlanan ve neoliberalizmin özelleştirme mantığını daha ayrıntılı ele alan yazar, Türkiye’yi de hem geçmiş örnekleri hem mevcut kamu-özel ortaklığı gibi projelerin yaşama geçirilmesiyle teorik olarak yakından ilgilendiren konuya değinmiştir.
Neoliberalizmin ömrünü uzatan çelişkili bir noktaya daha burada değinilmekte; kamu hizmetlerinin faaliyetlerinin, özel sektör faaliyetlerine yaklaştırılması ve hatta taşınmasının "devleti piyasaya adapte etmeyle” ilgisi olmadığı Crouch tarafından belirtilmektedir. “Ancak ekseriyetle devletleri şirketlere adapte ederler" (S. 87) diye yorumda bulunan yazarın bu vurgusu temelinde, Türkiye’deki gibi farklı örneklerle yeni çalışmalar yapılabilir. Özellikle kamunun özel sektörden tedarik ettiği büyük yatırımlar, burada öğe olarak rahatlıkla kullanılabilir. Ne demek devleti şirketlere adapte etmek? Aslında teorideki neoliberalizm gibi,  devleti piyasanın bir aktörü ya da piyasa kurallarına göre hareket eden bir aygıt yapmak yerine, özelleştirme, tedarik etme, hizmetlerin özele devredilmesi gibi yöntemlerle şirketlere adapte olmuş hale getirilmiş devletten bahsetmektedir Crouch. Bu durumda akla başka bir soru gelmektedir: Her özelleştirme, devletin elinden özel sektörün eline geçen her yapı piyasalaşmayı sağlayabilir mi?
İşte neoliberalizmin ölümsüzlüğüne katkı sunan başka bir çelişik yapı daha karşımıza çıkmaktadır. Buradaki özgün önermelerden biri de yazara göre her özelleştirme piyasalaştırma sonucunu doğurmamaktadır. Piyasalaştırma ile önceden kamu hizmetinde kullanılan bir mevcudun satılarak ya da başka bir biçimde özel mülkiyete devredilmesi anlamına gelen özelleştirme farklı şeylerdir. Bu anlamda özelleştirme ve piyasalaştırmanın ayırt edilmesi gerekir (S. 96). Çünkü; Crouch’un ifadesiyle “gerçek piyasalar özelleştirmelere nadiren eşlik eder, oligopoli ve kısıtlı rekabet imkanları bu etkinliklerin baştan kamu mülki olmasında önemli nedenlerdir.” Daha somutlamak için bir örnek vermek yararlı olacaktır. Bir kamu hizmetine ait mevcudun, özelleştirme adında "tekele" satılması, piyasalaştırma olarak adlandırılabilir mi? Kamuya ait bir tekel, artık özele ait bir tekel olacaktır ki en azından teorik anlamda piyasa için istenilmeyecek durumdur.
Yazar, bu noktadan somut bir çözüm yolu üretmektedir: Sağlıklı ve işini düzgün yapan bir piyasa için özel sektör ile hükümetin mesafeli olması, birbirlerine müdahale etmemesi gerekmektedir. Aslında bu da yazarın, neoliberalizmin çelişkisinden bahsederken düştüğü başka bir çelişkili durumdur. Öncelikle neoliberalizmde devletin şirketler lehine hareket etmesi esas uygulama biçimidir. Devlet eliyle ve özelleştirme yoluyla özel tekel yaratılması, tam da bu noktada düşünülebilir. Burada esas amaç piyasalaştırma değil, özelleştirmedir. Bir başka açıdan bakacak ve Türkiye örneklerini düşünecek olursak da özelleştirmenin asıl amacının ekonomik olmaktan ziyade, ideolojik olduğunun altını çizebiliriz. Hizmetin niteliğinin düşmesi pahasına “her malın alıcısı olması” mantığının açık ya da gizli kabul edilmesi de şirket lehine devlet hamlesi olarak yorumlanabilir.
Bush dönemi ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin CEO’su ve genel başkanı olduğu Halliburton, yazar tarafından tam da yerinde hatırlatmıştır. Bir diğer şirket de gelirinin %90’ınından fazlasını ABD’den aldığı hükümet ihaleleriyle sağlayan, görevi suiistimal ve yolsuzluk uygulamalarıyla ilgili ciddi suçlamaların ardından Irak hükümeti tarafından ülkeden menedilen Blackwater’dir. Bu örnekte, devlet ve şirket ilişkilerinin ne denli iç içe geçmiş olduğu ve bunların ayrıştırılarak piyasanın etkinliğinin sağlanması iddiasının, neoliberalizmin doğasına uymadığı açıktır.   
"Şirket-Siyaset Kördüğümünden Kurumsal Sosyal Sorumluluğa" ve "Değerler ve Sivil Toplum" başlıklı bölümler, önceki bölümlerden, ekonomik unsurlardan ziyade siyasi yorumlar çıkararak, neoliberalizmin uygulamalarını daha toplumsal temelde belirtmesiyle ayrılmaktadır. Piyasanın "ahlak yoksunluğunun" tekrar vurgulandığı yerde, değer kavramı üzerinde açıklamalarda bulunabilmek amacıyla çeşitli örnekler verilmiştir. Din de bunlardan birisidir. "Din"in tarihsel rolüne “hakim dinler, yaptırım gücü olarak devlete sıklıkla bel bağlamış ya da el koymuştur” (S. 165) biçiminde atıf yapılmışsa da neoliberalizm-muhafazakârlık ilişkisine, en azından yeni sağı tanımlayarak girilmemesi kitaptaki ciddi bir eksikliktir. Neoliberalizmin çelişkileri konusunda, etkili örnekler bu açıdan da rahatlıkla verilebilirdi.
Sivil topluma ve ne demek olduğuna tarihçesiyle birlikte değinilmiş ve sivil toplumun anarşik bir alan olduğu; ama, devletler ve şirketlerin düzeni bozmayacağı (S. 178) güvencesi nedeniyle sivil toplum örgütlerinin finansmanını sağlayan devlet-şirket çerçevesinden çıkamayacağının yazar tarafından vurgulanması önemlidir. Başka bir anlamda, devlet ve şirketlerin düzenini bozmayan, örgütsel yapılarıyla devlet ve şirketlerin desteğini devam ettiren yapılar yazar tarafından kitabın çerçevesinden çıkmadan ele alınmıştır. Devlet-şirket destekli bu yapıların artık ne kadar “sivil” olduğu tartışmalarına, kitabın kapsamına girmediği için değinilmemiş olması muhtemeldir. İşte bu çerçevede neoliberalizm-sivil toplum ilişkilerindeki çelişkili nokta da değerlendirilmiştir.
"Doğrudan Geriye Ne Kaldı" başlıklı son bölüm, sonuç yerine yazılmış ve burada neoliberalizmin ideolojik olarak zafer ilân ettiği belirtilmiştir. Hatta merkez sol partilerin dahi neoliberalizmin ilkelerinden faydalanması (S. 180) da bu zaferi somutlamak için örnek gösterilmiştir. Kitlelerin, siyasileri uygun ve etraflı bir baskı altına alamayacak kadar mesafeli ve bölünmüş olmasını demokrasinin sorunu olarak niteleyen yazar, halk ve siyasi seçkinler arasında arabuluculuk eden iki asıl mekanizmanın, partiler ve kitle iletişimin, uyuşmaz hale geldiğini (S. 181)  vurgulamaktadır. Neoliberalizmin yıkılması noktasında kitlelerin etkin olamamasının altında böyle bir varsayım yattığı, okuyucunun aklına rahatlıkla gelebilecektir.
Yazarın, kitabın birkaç yerinde belirttiği gibi, sol partiler örneğinden yola çıkılsa da bir paradigma değişimini atlamamak gerekmektedir. “Gelişmiş dünyanın bazı ülkelerinde (tamamında değil) 30 yıl boyunca demokratik ulus-devletin gücünden istifade edilerek toplumsal ve ekonomik eşitsizliklerin gerilemesi, toplumsal ihtiyaçların ve ortak hedeflerin öne çıkması sağlandı, işte neoliberalizmin önem kazanması bu kazanımlara üstün gelmesiyle gerçekleşti” (S. 179) ifadesi, sol partilerin neoliberalizm girdabındaki durumunu ifade etmek için önem taşımaktadır. Yeni paradigmada, sol ya da sosyal devlet ve bunlara dair her şeyin konumlanışında değişiklik olmasa da söylemleri ne olacaktır? İşte yazarın neoliberalizmin zaferi dediği nokta bu olsa gerekir.
Solun sadece üçüncü yol ya da sosyal demokrat biçimleri üzerinden tartışma yürüten ve kapitalizm karşıtı eylemleri bu noktada temelinden ele almayan Crouch, neoliberal ideolojik zaferin, aşırı bir güven telkin ettiği ve devletin hiç de kolay küçülmeyeceğini de kaydetmiş, sivil toplumun hem iyi hem de kötü yanlarının altını çizerek, sıradan bir vatandaşın yapabileceği şeyler olduğunu söylemiştir. Ama; sıradan vatandaşın neoliberalizm karşısında, bireysel olarak ne yapabileceğinin ayrıntıları, Crouch’tan atıf alarak yeni bir çalışmanın konusu olabilir. Çünkü; yazarın, kitabın önsözünde de belirttiği kitap daha çok "dünyanın şeklini kökten değiştirmek isteyenlerden ziyade, dünyayla baş etmek zorunda olanlar için" yazılmıştır. Her ne kadar tüm modeller gibi neoliberalizmin yıprandığını belirtse ve “sağdan geriye ne kaldı?” diye sorarak, sağın tercih ettiği öğretilerin, solun 1980’lerdeki öğretileri gibi, paramparça olduğunu yazsa da neoliberalizmin zaferi kitaba göre kesindir.  
“İdare-i maslahatçı” ya da yaşamak zorunda olmak için neoliberalizmin ölümsüzlüğünün kabul edilmesi mantığında, liberal alternatifler sarmalından çıkamayan kitap, neoliberal gündemin ardındaki siyasi ve iktisadi güçlerin birleşiminin, hakimiyetini kaybetmeyecek kadar sağlam olduğunu da vurgulayarak, neoliberalizmin "yenilmesi" noktasında "ümitsizlik" aşılamaktadır. Kitabın içindeki özgün eleştirel değerlendirmeler ile neoliberalizmin zayıf yönlerinin ayrıntıyla anlatılması ve kitaba temel olan çelişik yapıya ekonomik ya da siyasi pek çok açıdan yaklaşılması, kitapta altı çizilen neoliberalizmin zayıf yanlarının, neoliberalizm karşıtları için bir anahtar olabileceği söylenebilir. Evet, neoliberalizm aşılacaksa ya da yazarın tarzına atıfla öldürülecekse bunun, neoliberalizmin ölümsüzlüğünü yazmış Crouch'un kitabındaki zayıf yanlardan gerçekleşeceği büyük olasılıkladır.  






[1] Karl Marx, (2011). Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı. (Çev. Sevim Belli). Ankara: Sol Yayınları, s. 243.
[2] Colin Crouch. (2014). Neoliberalizmin Garip Ölümsüzlüğü. (Çev. Uğur Gezen). İstanbul: Açılım Kitap.
[3] Milton Friedman, M. (2008). Kapitalizm ve Özgürlük. (Çev. Doğan Erberk ve Nilgün Himmetoğlu). İstanbul: Plato Film Yayınları. 

[4] Tablolardan ilki piyasa başarısızlıklarına hükümetlerin tepkileri ve neoliberalizmin bu hükümet tepkilerine eleştirileri içerikli bir tablodur (S. 89). İkincisi ise kamu hizmetlerinin başarısızlık türleri, bunların piyasalaştırılması ve piyasalaştırmanın sorunlarını kapsamaktadır (S. 93). 

NOT: Alıntı için kitap incelemesinin pdf'sinin bulunduğu adres: 

DESPITE THE EUROPE DRAMA, TURKEY'S 'YES' CAMPAIGN IS IN TROUBLE

If it goes ahead, the Turkish referendum, scheduled for 16 April, could usher in the biggest constitutional change in the republic’s history.

Of this fact, there is no denial and both sides in the debate have already adopted in their vocabulary the notion that the switch from a parliamentary system to an executive presidency would be “the most extensive” change in Turkey’s history.

What are the strengths of each side in this campaign?

The Yes side


The biggest boost for the Yes side is that the government supports the referendum. Those in government, in other words those in power, traditionally set the political order. And power, in this instance, is personified in the political persona of the incumbent president, Recep Tayyip Erdogan.
As both the prime minister and the president are running the Yes campaign, they face no problems financing it. The Yes campaign is state-funded while the No campaign has a much smaller budget.
Importantly, the discretionary funds available to the premiership and presidency in February - $77.5m - increased by 72 percent from January, and 65 percent compared to the previous year. 

The government’s burden is further lightened by the fact that a significant portion of the mass media is on the Yes side. Many of the TV channels carry the president’s speeches live, and many Turkish dailies quote the president’s words every day.

The state of emergency declared in the aftermath of the coup attempt on 15 July is also still in place. Apart from allowing the sacking of academics and the arrest of many who had nothing to do with the coup attempt, the state of emergency gives the government primacy to legislate. This power, exercised under a state of emergency, is the ultimate source of political oppression and it provides the legal basis for the Yes campaign.

The Yes campaign is, in fact, not winning the argument on constitutional grounds. Their main argument is “powerful governance”, yet the AKP has been in power for the past 15 years and, during that time, has formed eight different governments. The Yes campaign promises to end coalition goverments which it says is an "evil". In the past 24 years, there has only been one coalition government, from 1991-2000, a period of economic growth and democratic development. 

The No campaign 


The No campaign relies on the feared consequences of the change itself. People are frightened of one-man rule in Turkey, especially if that rule extends to the judiciary and the legislature.

The government is constantly going on about the services they have provided but they struggle to find positive arguments in favour of the change itself. In 2010, the last time a constitutional referendum was held, academics, authors and artists all supported the change. Now they do not.
Opinion polls show that while the party organisations of the Nationalist Moverment Party (MHP) and the Great Unity Party (BBP) are in the Yes camp, the people who voted for them are not.
The rival claims of the Yes and No camp are actually empowering voters. The prime minister and the president accuse the No campaign of being “terrorists”, but the No campaign has nationalists who have been combatting terrorism for years. 

The sessions that parliament has held to debate the proposed change of system have been hurried and conducted without care to detail or expert opinion. The No campaign has been refused airtime on TV channels. All of this has influenced popular opinion in favour of the No camp.
One of the proposed changes could lay the foundations for a federal state structure, rather than a unitary one. This is also not going down well in the No camp. 

Foreign affairs, especially the campaign in Syria, is now a domestic issue in Turkish politics. Turkey’s campaign in Syria and the fact that the country hosts more than three million Syrian refugees has stronger opposition in the Yes camp than it does in the No camp.
The economic downturn, the rise in unemployment, the drop in the value of the currency, the crisis in the tourism industry and with exports are all weakening the argument for Yes.

The 'crisis' in the Netherlands


Although it is too early to say, opinion polls have the No vote rising and overtaking the Yes vote. The government is powerless to change the economic situation or the war in Syria. So was the crisis in the Netherlands just coincidence?

On 6 March, in answer to a question about the government’s campaign in the Netherlands, Prime Minister Binali Yildirim said on television: “Since the Netherlands’ elections are set to be on 14 March, it’s not possible to be there for the referendum, so we’ll not be going.”

However, despite an official warning from The Netherlands "not to come", Turkey's minister of foreign affairs insisted on going to Rotterdam, where most AKP voters live, five days later. His unannounced intention to go to the city turned into a diplomatic crisis, and then into a major boost for the Yes campaign. So was it all happenstance?

There is actually a Turkish law dating back to 2008 which prohibits electioneering abroad. It states: "No election propaganda can be made by representatives in foreign countries, at customs or abroad.” In a 15 February 2017 decree, the Supreme Election Committee also forbids election campaigning overseas. Despite all this, what was the reason to insist?

The diplomatic crisis with the Netherlands fuelled a series of protests which were acts of controlled rage. A sequence of furious declarations were followed by Nazi comparisons, with the Netherlands backed by other European countries. This, in turn, influenced the debate at home, with the AKP insisting that the crisis played into the hands of the Yes vote. 

No opinion polls have been published since the Netherlands crisis, so it could be that it had a limited effect on popular opinion. And this creates an interesting paradox: despite its dominance over the economy and the media, the government has lost the confidence it had to swing public opinion, the first time in ten years that this is the case.

No one can say what the result will be, but one thing is certain: the prevailing wind is blowing against the government right now.  



3 Şubat 2017 Cuma

TOPLUM VE SÖZLEŞMESİ ÇÖKTÜ...



          Rousseau’ya göre, yönetim işi halk ile halkın seçtiği başlar arasında yapılan bir sözleşmeydi. Toplumun bir “sözleşme” etrafında bir arada bulunduğu varsayımını işleyen Rousseau’nun -ve diğer toplum sözleşmecilerinin- bu yaklaşımı daha sonra anayasaların bir toplumsal mutabakat metni olduğunu ileri süren liberallerin en temel siyasal dayanaklarından ve meşruiyet araçlarından birisi olacaktı. Peki, siz bu toplumda yaşamak için herhangi bir metin imzaladınız mı? Ya da İsviçreliler ya da Fransızlar, Lübnanlılar... Gerçekte imzalamadığımız bir şeyden dolayı yüz yıllardır sorumlu olmanın yarattığı sosyal psikolojinin yarattığı ağırlığın üstesinden gelmek hiç de kolay değil. Liberal teorinin alt üst olamayacağı umutsuzluğunu aşılama amacı taşımasak da ütopik ve hatta kimi noktalarıyla hayale dayanan bu kuramın, ne derece güçlü olduğunun altını çizmek gerekir. Sadece yüz yıllardır ayakta durması; aynı zamanda toplumları ve hatta onların anayasalarının yapımını bile açıklayan yapısı bu güçlülüğünün ispatıdır. 


           
Toplum Sözleşir mi?
Toplum sözleşmesi için kısa bir tanım yapmak gerekirse arzu politikalarından söz etmek yerinde olacaktır. Korku benim ikiz kardeşimdir diyen ünlü “sözleşmeci” Hobbes da “insanların birbirleriyle savaşmalarının en sık görülen nedeni birçok kişinin aynı anda aynı şeyi elde etmeye yönelik arzu duymasıdır” demiştir.  
Özetle toplum sözleşmecilerine göre insanlar doğal halde yaşarlardı. Sonrasında nüfus arttı, insanlar yerleştiği toprakların ve evlerinin, topladığı ve ürettiği ürünlerin kendilerinin olduğunu söyleyerek mülkiyeti uydurdu. İnsan ilişkileri artık farklı ve oldukça karmaşık biçim almaya, ihtiyaçlar çoğalmaya, mülkiyetle ilgili çatışmalı diyaloglar doğmaya, güvenlik ve özgürlük gibi konularda kaygılar ortaya çıkmaya başlayınca, çeşitli kurallar konulmaya ihtiyaç duyuldu. Sonra toplum içinde kimilerinin yine belli kurallar içinde yönetici olması lazım geldi. Derken aslında kapsamlı bir değişiklik yaşandı. Artık toplum yeni bir siyasi bir hal almıştı. Bu siyasi halin en genel kuralları için bir anayasa yapılmıştı. Artık insanlar, doğarken aslında zımni olarak bir anlaşma imzalıyordu. Bu anlaşma ile kişinin özgürlüğünün korunması için özgürlüğünün sınırlanacağı söyleniyor, kişi de toplumun ve şahsi olarak kendisinin daha düzenli yaşaması için konulan ana kurallara uyacağını belirtiyordu. 

            Her Şey Bu Kadar Basit mi?
Toplum sözleşmesi, kendisini destekleyen ve ortaya atan düşünürler arasında homojen ve tek tip bir yapıda değildir. Kimi olumlar, kimi olumsuzluk yükler. Kimi ileri kimi geri der. Örneğin “Toplum Sözleşmesi” ismiyle eser veren Rousseau, sözleşme öncesi insanın sosyal olmadığını, aile ve toplum içine girdikçe sosyalleştiğini, insanlar arasında eşitsizliğe kaynaklık edecek özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla sınıfsal bir bölünme yaşandığını, insanlar arası ilişkilerin karmaşık hale geldiği için sözleşme ile başka bir organizasyona geçildiğini ileri sürer.
“İnsan insanın kurdudur” sözüyle bildiğimiz Hobbes, toplum sözleşmesi öncesi sürece duruma olumsuzluk, bir savaş hali durumu yükler. Başka bir ifadeyle insanlar barış ister, bu barışı sağlamak için özgürlüklerinin bir kısmından vazgeçer ve bu nedenle toplum sözleşmesini imzalar. Liberalizmin önemli kuramcılarından Locke ise toplum sözleşmesi öncesi doğa durumunu barışçıl olarak yorumlar. Bu barışın devamı, özgürlükler, mülkiyet ve yaşama hakkı için bu sözleşme imzalanır. Locke, yaklaşımıyla doğa toplumundan siyasal topluma geçildiğini, devletin kaynağının ve meşruiyetinin de bu sözleşme olduğunu, devletin temel amacının özgürlüğe güvence sağlamak olduğunu belirtmişken, Jefferson bu haklar içinde en önemlileri olarak yaşamı, özgürlüğü ve mutluluğu öncelikli olarak saymıştır. Bu hakların sağlanması için insanlar arasında, güçlerini yönetilenlerden alan yönetimler kurulduğunu belirtmesi ise yönetimler kurulmadan önceki bir düzenin varlığını işaret etmektedir.
Spencer ise daha gerçekçidir. Onun devleti bir zorunluluk olarak görmesi, toplum sözleşmesi teorisinin temelsiz olduğunu görmesinden de anlaşılabilir. Bu anlamda "ister Hobbes'un ortaya koyduğu şekilde olsun, ister Rousseau'nun resmettiği şekilde olsun, herhangi bir toplum sözleşmesi teorisinin sağlam temellere dayanmadığını kabul etmek gerekir."
            Bakıldığında bu güzel söylemler (Liberalizm süslemeyi sever ve becerir), hâlâ çoğu insanın ve bilim insanının toplumu, devleti ve hatta ülkemizin güncel tartışma konusu anayasayı açıklarken başvurduğu ana referans noktalarından biridir. Bu kuram o kadar güçlüdür ki kimi zaman bilinçaltı devreye girer ve istemeden de olsa düşünceler sözleşme mantığı çerçevesinde şekilleniverir. Peki, dünyanın her yanı kan revan içinde kalmışken ve bu durumdan tam da sözleşme kuramlarının ve kuramcılarının beşiği olan ülkelerin sorumluluğu bu kadar büyükken, Toplum Sözleşmesini yeniden değerlendirmemiz gerekmez mi? Bu tür bir kuramın kime özgürlük vadettiğini yeniden tartışmamız şart değil mi?


           
Sözleşmenin Çöküşü Toplumun Çöküşü müdür?
Bir dünya düşünelim: Dünyanın en büyük güçlerinden birinde, kişinin biri çıkıp, devletinin müdahaleleri yüzünden ortalığın karıştığı, savaşın çıktığı ve bu nedenle ülkesinden çıkmak zorunda kalan mülteci ve göçmenleri nasıl kapı dışarı edeceğini anlatırken oy alıp, Başkan olabiliyor. Üstelik, mantığıyla örtüşen biçimde, azami kâr hesabı yapmış olsa gerek ki dış politikasını, liberalizmin neo- biçimine uygun biçimde “satış” mantığıyla bir CEO'ya emanet ediyor. Özgürlük, barış, kardeşlik gibi değerlerin savunusunu yapanları yetiştiren coğrafyada ırkçılık ortaya çıkabiliyor.
            Bir ülke düşünelim, toplum sözleşmesinin unsuru olan yönetim, çoğunluğun oylamasıyla ana sözleşmedeki özgürlük ve barışa aykırı davranabiliyor. Bireylerin zımni kabulüyle geçiş yapılan anayasalı toplumu örnek alalım. Doğal düzenden bahsi geçen bu düzene, en basit deyimiyle özgürlükler yaşansın ya da keyfi ölümler olmasın diye geçilmemiş miydi? Peki, yaşadıklarımız ne? Bir çocuğun, binanın zemin katında ölüye çevrilen ve buzdolabında saklanan diri bedeni hangi sözleşmeyle açıklanabilir? Ya da bir polisin, gencin umutları, sevdiklerinin duyguları, aşkları ve bedeninden kopan parçaların Beşiktaş’ta stadyumun duvarlarına yapıştırıldığı vahşeti yaratanların sözleşmeye imza atarken söyledikleri “evet”ini nasıl kabul edeceğiz? Eşini öldüren kişinin evlenirken imza attığı sözleşme ya da söylediği evet ne kadar geçerli sayılabilir?
            Başka bir nokta daha: Herkes özgürlüğünden kısıp sözleşmeye imza attı. Ben o imzanın özgür olmam ve siyasi temsilde adaletin bozulmaması koşuluyla arkasındayım. Bir gün çoğunluğun oy desteğine sahip olanlar çıkıp; sözleşme, mutabakat gibi kavramların üst yapısı olarak anayasa yaptığını vurgulayıp, “ben senin egemenlik yetkini, temsil kabiliyetini bir kişiye veriyorum” derse sözleşme ne olacaktır? Ancak; “sözleşme kendi çocuklarını yer” diyerek yetmez ama aydınız, liberaliz diyenleri tarihin sayfalarına not edebiliriz. Bugün bu ülkede yeni anayasa teklifinin getirdiği mantık, toplum sözleşmesinin çöküşünün resmiyetidir.
            Ahlak, barış, özgürlük, umut ve liberalizmin insana dayattığı ekonomik ve toplumsal biçim ve bunun oluşturduğu toplum ve onun sözleşmesi çökmüştür. Walter Benjamin’in Tarih Meleği’yle örneğini verdiği gibi artık zaman akmaya devam etse de, insan(lık) geriye doğru gitmektedir. Bunu durduracak, insanlığın gidiş yönünü zamana koşut olarak ileriye çevirecek akılcı çözümler ise tarihte ve hatta yakın zaman tecrübelerinde duruyor. Hem de gizli saklı değil. Bize düşen onları tarihin sayfalarından çekip yeni, eşit ve özgür bir toplum idealini liberal sözleşmeciliğin karşısına koymaktır.