Üretimin
her biçimi kendi hukuksal ilişkilerini, kendi yönetim biçimlerini doğurur[1]...
Üretimin
her biçimi, tarihsel olarak belli koşullar altında, yine o üretim biçiminin
içinden çıkan güçlerce yıkılır ve tarihsel olarak yeni bir aşamaya geçilir.
Aynı ezen-ezilen ilişkisi yeni üretim biçiminde de kendisini gösterir, hukuksal
ilişkiler ve yönetim biçimleri kendini yeni üretim biçimine göre formüle eder.
Peki, neoliberalizm bunca krize, darbeye rağmen neden ölmüyor ya da ölmüyor mu?
Tarihsel
gelişime bakıldığı zaman, neoliberalizmin de belli koşullar altında sahneden
çekileceği söylenebilir. Yalnız, bağışıklığı güçlü bir kapitalizm desteği, hem
neoliberalizmin hem de kapitalizmin kolay ölümüne engel oluyor. Kapitalizmin ve
neoliberalizmin, pragmatik yapısıyla gerekirse kendi teorik ilkelerine ters
düşerek, krizlere karşı direniyor olması, ömrünü uzatan yegâne unsurdur.
Warwick
Üniversitesi İşletme Fakültesi, Yönetim ve Kamu Yönetimi Profesörü olan Colin
Crouch, "Neoliberalizmin Garip Ölümsüzlüğü" isimli kitabında,
bahsettiğimiz direnci ayrıntıyla ele almış.
Okunması
esnasında, akademik bir tarzdan uzak görüntü çizse de alttan alta çok önemli ve
günümüzde sıklıkla tartışılan bilimsel varsayımlar ve tezleri, kolay okunur ve
anlaşılır biçimde ele alan eser; aslında "neoliberalizmin ölümsüz"
olduğunu iddia ederek, neoliberalizmle mücadele içindeki kesimlere kısmen bir
ümitsizlik vaat etmektedir. Kısmen biçiminde değerlendirmemizin nedeni ise
Crouch’un, neoliberalizme dair daha çok durum tespiti yapıyor ve bu eğilimin
tüm zayıf yönlerini ayrıntılarıyla belirtiyor olmasıdır. Yani ölümsüz dediği
neoliberalizmin, belki de tarih sahnesinden çekilmesinde ana unsurlar olacak,
zayıf yönlerini tek tek anlatmaktadır. Bunu yaparken, Marksist yönteme kaymamaya
da özen gösteriyor.
Crouch,
neoliberalizmin neden ölmediği noktasında, her bir bölüme ayrı başlık ve
birbirleriyle bağlı olan genelde farklı varsayımlarla örnekleme yapmaya çalışsa
da ana tezi, “neoliberalizmin çelişkisi, ömrünün uzamasında ana nedendir.
Savunduklarının tersini yaparak olsa da sonuçta yaşayabilmektedir” biçiminde
özetlenebilir.
Bu
özeti hemen kitabın girişindeki şu cümleleriyle örneklendirebiliriz: "Hükümetlerin
piyasada şirketlerden çok daha verimsiz olduğunu ve hükümet piyasaya ne kadar
az karışırsa o kadar hayırlı olacağını bizzat hükümetlerden bile duymuşsak,
neden bankalar kendilerini güçlüklerden kurtarmak için hükümetlere yönelip
muazzam miktarda para istediler? Peki, hükümetler neden bankaların tezini kabul
etti?" (Crouch, 2014: 9-10).[2] Devamında bu soruya verdiği
yanıt, aslında sonuç kısmının en baştan habercisi niteliğindedir: "Bu
açmazın merkezindeki sorun, ideolojik olarak saf neoliberalizmin aksine,
gerçekte var olan neoliberalizmin serbest piyasalara kesinlikle iddia ettiği
kadar bağlı olmamasıdır." (S. 10). Kitap bu omurga üzerinde biçimlenmekte
ve tüm bölümlerinde bu varsayımı destekleyecek çok sayıda örnek vermektedir.
Kitabın
özgün yanlarından biri, "Neoliberalizmin Sabık Geçmişi" başlıklı ilk
bölümünde, referans niteliğinde tarihsel bir özetleme yapmasıdır. David
Harvey’in “Neoliberalizmin Kısa Tarihi” isimli 250 sayfalık kitabı kadar
ayrıntılı olmasa da 22 sayfada klasik liberalizmin neoliberalizme nasıl
evrildiği ana noktalarıyla anlatılmıştır. 2008-2009 neoliberalizmin büyük krizi
ile başlanan bölümde yazar, Keynesçiliğin buhranının, kendisini düzeltmesiyle
değil, çöküşüyle sonuçlandığı tespitini ortaya koymaktadır. Klasik liberalizme,
tarihsel evrim sürecinde, Keynesyen dönem kadar yer ayırmadan genel olarak
değinilmesinin ardından Keynesyen dönem; faşist yönetimlerin müdahaleci devlete
örnek olması, Sovyetler Birliği'nin sağladığı sosyal haklarla sosyal devletin
ortaya çıkışını nasıl etkilediği, sosyal demokrasinin biçimlenişi gibi atıflarla
oldukça ayrıntılı anlatılmıştır.
Keynesçi
modelin, sıradan insanların yaşamlarına dengesizlik getiren piyasanın ani
dalgalanmalarına karşı onları koruduğu, yine onları kendine güveni giderek
yükselen seri üretim sanayisinin aynı derecede kendisine güvenen tüketici
kitlesi haline getirdiğini, işsizliğin düştüğü, sendikaların güçlü olduğu,
refah devletinin piyasa çerçevesi dışında kalan insanlara hizmet ettiğini
kaydeden Crouch; Keynesçi modelin piyasalara ya da kapitalizme muhalif olmadığı
(S. 26) gerçeğini de vurgulamıştır. Türkiye’de 1960’larda yaşanan, işçilerin
görece refah içindeki ekonomik durumunu anlatan sürecin şablonu biçiminde
okunabilen bu bölümde; neoliberalizmin, böyle bir durumdan kendini nasıl var
edebildiği gerek Chicago Okulu'na gerekse Keynesçi ekonominin yanlış
hamlelerine bağlanmış, sürece Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu gibi uluslararası
kuruluşların katkıları da eklenerek ifade edilmiştir.
Crouch,
liberalizmin alabildiğince kaygan bir siyasi terim olduğunu, terimin içeriğinin
Batı’ya gittikçe sola kayma eğilimiyle açıklamaktadır. Bu kayganlık en batıda
Amerika’da liberallerin devletin ekonomiye müdahalesine inandığı (S. 17)
örneğiyle somutlanmak istemiştir. Bu örneğin doğruluğu, Amerika'da devletin
müdahalesini isteyen kesimin sol ya da sağda tanımlanmasındaki belirsizlik
nedeniyle oldukça tartışmalıdır. "Amerika'da hangi parti solda yer
almaktadır" diye sorarak tartışmalı kısmı netleştirebiliriz. Yine sosyal
demokrasinin, Avrupa solunun en güçlü olduğu İskandinav ülkelerinde
neoliberalizmin özelleştirme gibi önemli unsurlarından biri kabul edilse de
kapsamlı refah devleti uygulamaları ve güçlü işçi sendikalarının varlığıyla
(S.35) neoliberalizm-sol ilişkisi anlamında önemli bir örnek olarak altı
çizilmiştir. Çelişkili yapının çeşitli yanlarını bu biçimlerde ortaya koysa da
yazar, o çok bilinen çelişkiye kendisi de kapılmadan yapamamış; “neoliberalizmin
günümüzde birçok türü ve farklılıkları vardır, ama sorun çözme ve insani
amaçlara ulaşmada piyasayı devlete tercih eden temel tutumundan ayrılmazsak,
özünü kavramış oluruz” demiştir. Üstelik kitabın bu cümlesi haricinde hemen
hemen tamamında, teorik olarak piyasanın devlete tercih edildiği, uygulamada ise
böyle olmadığı farklı sektörlerden, çeşitli örneklerle kaleme alınmıştır.
Kitabın
"Piyasa ve Sınırları" başlıklı bölümü, güncel piyasa tartışmalarına
önemli örnekler vermektedir. Gerçek böyle olmasa da "özel sektörün
ekseriyetle yekpare, homojen bir etkinlik bölgesi olduğu farz edilir" (S.
39) eleştirisinden sonra yazar, Friedman'ın Kapitalizm ve Özgürlük Kitabında (Friedman,
2008: 75, 268-270, 218, 206)[3] yaptığı ve devletin ekonomide ne
derece başarısız olduğunu anlatmak için kullandığı devlet-hükümet
başarısızlıklarını örneklerle sıralar gibi, özel sektör başarısızlıklarına tek
tek örnekler vermektedir. Çocuk işçilerin sömürülmesi, hijyenik olmayan
koşullarda sağlıksız yiyecekler sağlayan restoranlar, hava ve su kaynaklarını
kirleten maden şirketleri bu örneklerden bazılarıdır.
Bahsi
geçen örneklerin önemi, bölümün ilerleyen kısımlarındaki fikirlere temel
oluşturmasıdır. Başka biçimde ifade edersek; neoliberalizmin en önemli
unsurlarından olan özelleştirme konusunda en gerçekçi çözümleme, ahlakla ve
hatta ahlak yoksunluğuyla olan ilişki üzerinedir. Çünkü; “özelleştirme iyidir”
peşin koşullu önermesinin, bu durumu tetiklemesini ve arz-talep mantığının da
bunun toplumsal meşruiyetini sağlamak için kullanılmasını, ahlak yoksunluğunun
yeniden üretimi olarak vurgulanabilir mi? Şöyle ki; Crouch, "Özel sektörde
alıcı bulan her şeyin bir yeri vardır" yaklaşımı sonucunda, kamu
hizmetlerinin kalitesinin sorunlu olmasına çözüm olarak özelleştirmenin
sunulduğunu belirtmektedir. Peki, bu çözüm ne derece ahlaklıdır? Başka
biçimlerde soracak olursak, özelleştirilen bir iş kolunda çocuk işçilerin
çalıştırılması ne derece ahlaklıdır? Özelleştirilen her iş nitelik artışı
yaşıyor mu?
Yazar,
neoliberalizmin ölümsüzlüğünü girişte olumlama biçiminde kullanan üslubundan
hiç beklenmeyecek biçimde, bu tip özelleştirmeden "ahlaklı" bir sonuç
çıkarmayacağını savunmakta ve "neoliberal fikirlerin hâkimiyeti
gerçekleşip piyasa ilkeleri neredeyse tüm kurumlar için başlıca standart olarak
tesis edildiğinde, ahlaksızlık toplumsal hayatın her yanına yayılır" (S.
40-41) demektedir.
Özelleştirme
ve devlet unsurlarını tartışmaya başladıktan sonra, piyasa başarısızlıklarına
değinmenin tam zamanıdır ki yazar da böyle yapmıştır. Piyasa başarısızlıklarını,
basit biçimde ifade etmeye yardımcı olan, bir tablo yardımıyla anlatır. Genelde
saf piyasa koşullarının başarısızlıkları olarak iktisat kitaplarında yer bulan
başlıkları ve buna dair unsurları sıralayan yazar, bu başarısızlıkların
sonucunda, piyasanın şirketlerce ele geçirildiğini ileri sürer ki bir sonraki
bölümünün başlığı da "Piyasanın Şirketler Tarafından Ele Geçirilmesi"dir.
Önceki bölümlerde neoliberalizmin tarihçesi ve temel reflekslerine neden olacak
fikirsel altyapının anlatılmasının üzerine, neoliberalizmin dev şirketlerden
yana olduğu ve rekabetin, dev şirketlerin ortaya çıkmasına nasıl katkı
sağladığı, yazar tarafından ayrıntıyla anlatılmaktadır.
Burada,
neoliberalizmin çelişkili yapısı nedeniyle “başarısızlık” dediğimiz unsurların,
“ne derece başarısızlık” olduğunu sorgulayacak yoğunlukta örnek ve dayanak
olmasına rağmen, bu konuda sistemli bir ayrıntıya girilmemesi, eksiklik olarak
nitelendirilebilir. Unutulmasın ki bu başarısızlıklar, neredeyse rutin haline
gelen neoliberalizmin gerek ekonomik gerekse sosyal krizlerinin açıklanmasında
oldukça önemlidir. Sırf bu nedenle dahi daha ayrıntılı ve sistemli ele alınması
gerekmektedir. “Chicago iktisatçılarının dağıtımla ve kar amaçlı faaliyetlerin
dışında kalan hedeflerle ilgili sorunların çözümü için siyasal eylemlere
başvurmamız gereğini tavsiye ettiklerini, ancak hemen ardından devletin aslında
ekonomiye hiç karışmaması gerektiğini savunduklarını görüyoruz.” gibi kitaba
çok sayıda örneklerle hakim olan neoliberalizmin çelişkisi, aynı bölümde
Chicago İktisat Ekolü’nün ayrıntıyla anlatılırken verilmektedir.
Chicago
Ekolü’nün ve dolayısıyla neoliberalizmin- hükümet konusundaki
"paradoksuna" farklı örneklerle de işaret edilmektedir. Bu
örneklerden en can alıcısı ve güncel olanı, Obama'nın devletin düşük gelirli
yurttaşların sağlık harcamalarına destek olmayı amaçlayan, sağlık reformu
girişimidir demek yanlış olmayacaktır. ABD’li sağlık sigortası şirketleri,
hastaneler ve ilaç şirketleri, her bir Temsilciler Meclisi üyesi için altı
lobici görevlendirip, Obama’nın sağlık reformu yasa karşıtı kampanyalarına 380
milyon dolar harcamaları (S. 82), devlet ve piyasayı ele geçirmiş şirket
ilişkileri anlamında önemlidir. Sonuçta yasa kabul edilse de ilk halinden
oldukça uzaktadır. Aslında bu noktada, kamu gücü ile özel güç arasında bir
tercih yapılmak zorunda kalma gerçekliğini vurgulayan Crouch, “özel iktisadi
gücü uslandırmak için devletin menzili arttırma riskini mi alacağız ya da
devlete daha fazla güç vermemek için özel iktisadi güce mi tahammül edeceğiz?”
sorusunu sorar ve Chicago Ekolü’nün ikinciden yana olduğunun altını çizerek bunu
somutlaştırır
Özel
Şirketler ve Kamu Girişimleri" başlıklı bölümde, tıpkı önceki bölümdeki
gibi, etkili bir özet[4] sunan iki tablodan
yararlanan ve neoliberalizmin özelleştirme mantığını daha ayrıntılı ele alan
yazar, Türkiye’yi de hem geçmiş örnekleri hem mevcut kamu-özel ortaklığı gibi
projelerin yaşama geçirilmesiyle teorik olarak yakından ilgilendiren konuya
değinmiştir.
Neoliberalizmin
ömrünü uzatan çelişkili bir noktaya daha burada değinilmekte; kamu
hizmetlerinin faaliyetlerinin, özel sektör faaliyetlerine yaklaştırılması ve
hatta taşınmasının "devleti piyasaya adapte etmeyle” ilgisi olmadığı
Crouch tarafından belirtilmektedir. “Ancak ekseriyetle devletleri şirketlere
adapte ederler" (S. 87) diye yorumda bulunan yazarın bu vurgusu temelinde,
Türkiye’deki gibi farklı örneklerle yeni çalışmalar yapılabilir. Özellikle
kamunun özel sektörden tedarik ettiği büyük yatırımlar, burada öğe olarak
rahatlıkla kullanılabilir. Ne demek devleti şirketlere adapte etmek? Aslında
teorideki neoliberalizm gibi, devleti
piyasanın bir aktörü ya da piyasa kurallarına göre hareket eden bir aygıt
yapmak yerine, özelleştirme, tedarik etme, hizmetlerin özele devredilmesi gibi
yöntemlerle şirketlere adapte olmuş hale getirilmiş devletten bahsetmektedir
Crouch. Bu durumda akla başka bir soru gelmektedir: Her özelleştirme, devletin
elinden özel sektörün eline geçen her yapı piyasalaşmayı sağlayabilir mi?
İşte
neoliberalizmin ölümsüzlüğüne katkı sunan başka bir çelişik yapı daha karşımıza
çıkmaktadır. Buradaki özgün önermelerden biri de yazara göre her özelleştirme
piyasalaştırma sonucunu doğurmamaktadır. Piyasalaştırma ile önceden kamu
hizmetinde kullanılan bir mevcudun satılarak ya da başka bir biçimde özel
mülkiyete devredilmesi anlamına gelen özelleştirme farklı şeylerdir. Bu anlamda
özelleştirme ve piyasalaştırmanın ayırt edilmesi gerekir (S. 96). Çünkü;
Crouch’un ifadesiyle “gerçek piyasalar özelleştirmelere nadiren eşlik eder,
oligopoli ve kısıtlı rekabet imkanları bu etkinliklerin baştan kamu mülki
olmasında önemli nedenlerdir.” Daha somutlamak için bir örnek vermek yararlı
olacaktır. Bir kamu hizmetine ait mevcudun, özelleştirme adında
"tekele" satılması, piyasalaştırma olarak adlandırılabilir mi? Kamuya
ait bir tekel, artık özele ait bir tekel olacaktır ki en azından teorik anlamda
piyasa için istenilmeyecek durumdur.
Yazar,
bu noktadan somut bir çözüm yolu üretmektedir: Sağlıklı ve işini düzgün yapan
bir piyasa için özel sektör ile hükümetin mesafeli olması, birbirlerine
müdahale etmemesi gerekmektedir. Aslında bu da yazarın, neoliberalizmin çelişkisinden
bahsederken düştüğü başka bir çelişkili durumdur. Öncelikle neoliberalizmde
devletin şirketler lehine hareket etmesi esas uygulama biçimidir. Devlet eliyle
ve özelleştirme yoluyla özel tekel yaratılması, tam da bu noktada
düşünülebilir. Burada esas amaç piyasalaştırma değil, özelleştirmedir. Bir
başka açıdan bakacak ve Türkiye örneklerini düşünecek olursak da
özelleştirmenin asıl amacının ekonomik olmaktan ziyade, ideolojik olduğunun
altını çizebiliriz. Hizmetin niteliğinin düşmesi pahasına “her malın alıcısı
olması” mantığının açık ya da gizli kabul edilmesi de şirket lehine devlet
hamlesi olarak yorumlanabilir.
Bush
dönemi ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin CEO’su ve genel başkanı olduğu
Halliburton, yazar tarafından tam da yerinde hatırlatmıştır. Bir diğer şirket
de gelirinin %90’ınından fazlasını ABD’den aldığı hükümet ihaleleriyle
sağlayan, görevi suiistimal ve yolsuzluk uygulamalarıyla ilgili ciddi
suçlamaların ardından Irak hükümeti tarafından ülkeden menedilen
Blackwater’dir. Bu örnekte, devlet ve şirket ilişkilerinin ne denli iç içe
geçmiş olduğu ve bunların ayrıştırılarak piyasanın etkinliğinin sağlanması
iddiasının, neoliberalizmin doğasına uymadığı açıktır.
"Şirket-Siyaset
Kördüğümünden Kurumsal Sosyal Sorumluluğa" ve "Değerler ve Sivil
Toplum" başlıklı bölümler, önceki bölümlerden, ekonomik unsurlardan ziyade
siyasi yorumlar çıkararak, neoliberalizmin uygulamalarını daha toplumsal
temelde belirtmesiyle ayrılmaktadır. Piyasanın "ahlak yoksunluğunun"
tekrar vurgulandığı yerde, değer kavramı üzerinde açıklamalarda bulunabilmek
amacıyla çeşitli örnekler verilmiştir. Din de bunlardan birisidir. "Din"in
tarihsel rolüne “hakim dinler, yaptırım gücü olarak devlete sıklıkla bel
bağlamış ya da el koymuştur” (S. 165) biçiminde atıf yapılmışsa da neoliberalizm-muhafazakârlık
ilişkisine, en azından yeni sağı tanımlayarak girilmemesi kitaptaki ciddi bir
eksikliktir. Neoliberalizmin çelişkileri konusunda, etkili örnekler bu açıdan
da rahatlıkla verilebilirdi.
Sivil
topluma ve ne demek olduğuna tarihçesiyle birlikte değinilmiş ve sivil toplumun
anarşik bir alan olduğu; ama, devletler ve şirketlerin düzeni bozmayacağı (S.
178) güvencesi nedeniyle sivil toplum örgütlerinin finansmanını sağlayan
devlet-şirket çerçevesinden çıkamayacağının yazar tarafından vurgulanması
önemlidir. Başka bir anlamda, devlet ve şirketlerin düzenini bozmayan, örgütsel
yapılarıyla devlet ve şirketlerin desteğini devam ettiren yapılar yazar
tarafından kitabın çerçevesinden çıkmadan ele alınmıştır. Devlet-şirket
destekli bu yapıların artık ne kadar “sivil” olduğu tartışmalarına, kitabın
kapsamına girmediği için değinilmemiş olması muhtemeldir. İşte bu çerçevede neoliberalizm-sivil
toplum ilişkilerindeki çelişkili nokta da değerlendirilmiştir.
"Doğrudan
Geriye Ne Kaldı" başlıklı son bölüm, sonuç yerine yazılmış ve burada neoliberalizmin
ideolojik olarak zafer ilân ettiği belirtilmiştir. Hatta merkez sol partilerin
dahi neoliberalizmin ilkelerinden faydalanması (S. 180) da bu zaferi somutlamak
için örnek gösterilmiştir. Kitlelerin, siyasileri uygun ve etraflı bir baskı
altına alamayacak kadar mesafeli ve bölünmüş olmasını demokrasinin sorunu olarak
niteleyen yazar, halk ve siyasi seçkinler arasında arabuluculuk eden iki asıl
mekanizmanın, partiler ve kitle iletişimin, uyuşmaz hale geldiğini (S. 181) vurgulamaktadır. Neoliberalizmin yıkılması
noktasında kitlelerin etkin olamamasının altında böyle bir varsayım yattığı,
okuyucunun aklına rahatlıkla gelebilecektir.
Yazarın,
kitabın birkaç yerinde belirttiği gibi, sol partiler örneğinden yola çıkılsa da
bir paradigma değişimini atlamamak gerekmektedir. “Gelişmiş dünyanın bazı
ülkelerinde (tamamında değil) 30 yıl boyunca demokratik ulus-devletin gücünden
istifade edilerek toplumsal ve ekonomik eşitsizliklerin gerilemesi, toplumsal ihtiyaçların
ve ortak hedeflerin öne çıkması sağlandı, işte neoliberalizmin önem kazanması
bu kazanımlara üstün gelmesiyle gerçekleşti” (S. 179) ifadesi, sol partilerin
neoliberalizm girdabındaki durumunu ifade etmek için önem taşımaktadır. Yeni
paradigmada, sol ya da sosyal devlet ve bunlara dair her şeyin konumlanışında
değişiklik olmasa da söylemleri ne olacaktır? İşte yazarın neoliberalizmin
zaferi dediği nokta bu olsa gerekir.
Solun
sadece üçüncü yol ya da sosyal demokrat biçimleri üzerinden tartışma yürüten ve
kapitalizm karşıtı eylemleri bu noktada temelinden ele almayan Crouch, neoliberal
ideolojik zaferin, aşırı bir güven telkin ettiği ve devletin hiç de kolay
küçülmeyeceğini de kaydetmiş, sivil toplumun hem iyi hem de kötü yanlarının
altını çizerek, sıradan bir vatandaşın yapabileceği şeyler olduğunu
söylemiştir. Ama; sıradan vatandaşın neoliberalizm karşısında, bireysel olarak
ne yapabileceğinin ayrıntıları, Crouch’tan atıf alarak yeni bir çalışmanın
konusu olabilir. Çünkü; yazarın, kitabın önsözünde de belirttiği kitap daha çok
"dünyanın şeklini kökten değiştirmek isteyenlerden ziyade, dünyayla baş
etmek zorunda olanlar için" yazılmıştır. Her ne kadar tüm modeller gibi
neoliberalizmin yıprandığını belirtse ve “sağdan geriye ne kaldı?” diye
sorarak, sağın tercih ettiği öğretilerin, solun 1980’lerdeki öğretileri gibi,
paramparça olduğunu yazsa da neoliberalizmin zaferi kitaba göre kesindir.
“İdare-i
maslahatçı” ya da yaşamak zorunda olmak için neoliberalizmin ölümsüzlüğünün
kabul edilmesi mantığında, liberal alternatifler sarmalından çıkamayan kitap,
neoliberal gündemin ardındaki siyasi ve iktisadi güçlerin birleşiminin,
hakimiyetini kaybetmeyecek kadar sağlam olduğunu da vurgulayarak,
neoliberalizmin "yenilmesi" noktasında "ümitsizlik" aşılamaktadır.
Kitabın içindeki özgün eleştirel değerlendirmeler ile neoliberalizmin zayıf
yönlerinin ayrıntıyla anlatılması ve kitaba temel olan çelişik yapıya ekonomik
ya da siyasi pek çok açıdan yaklaşılması, kitapta altı çizilen neoliberalizmin
zayıf yanlarının, neoliberalizm karşıtları için bir anahtar olabileceği
söylenebilir. Evet, neoliberalizm aşılacaksa ya da yazarın tarzına atıfla
öldürülecekse bunun, neoliberalizmin ölümsüzlüğünü yazmış Crouch'un kitabındaki
zayıf yanlardan gerçekleşeceği büyük olasılıkladır.
[1] Karl Marx,
(2011). Ekonomi Politiğin Eleştirisine
Katkı. (Çev. Sevim Belli). Ankara: Sol Yayınları, s. 243.
[2] Colin Crouch.
(2014). Neoliberalizmin Garip Ölümsüzlüğü.
(Çev. Uğur Gezen). İstanbul: Açılım Kitap.
[3] Milton Friedman, M. (2008). Kapitalizm
ve Özgürlük. (Çev. Doğan Erberk ve Nilgün Himmetoğlu). İstanbul: Plato Film
Yayınları.
[4] Tablolardan ilki piyasa
başarısızlıklarına hükümetlerin tepkileri ve neoliberalizmin bu hükümet
tepkilerine eleştirileri içerikli bir tablodur (S. 89). İkincisi ise kamu
hizmetlerinin başarısızlık türleri, bunların piyasalaştırılması ve
piyasalaştırmanın sorunlarını kapsamaktadır (S. 93).
NOT: Alıntı için kitap incelemesinin pdf'sinin bulunduğu adres:


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder