29 Mart 2020 Pazar

Siyaset bilimci Taşcıer: "Salgından sonra daha otoriter rejimler kurgulanabilir"

Independent Türkçe'ye konuşan siyaset bilimci Ali Mert Taşcıer, koronavirüsün rejimler üzerindeki etkisini yorumladı

Can Bursalı 

  


Çin'de çıkıp dünyayı etkisi altına alan koronavirüse karşı, ülkeler çeşitli önlemler alıyor.
Kimi ülke virüsün yayılmasına karşı çok sert tedbirlerle müdahalede bulundu, kimi de daha esnek davrandı.
Virüsün yayılmasının ardından otoriter rejimlerle demokratik rejimlerin önlem alma konusundaki attığı adımlar da kıyaslandı.
Örneğin, otoriter bir rejim olan Çin'de koronavirüse karşı çok sıkı tedbirler alındı ve nüfusu bir buçuk milyar civarında olan ülkede, virüsün çıkış kaynağı olmasına rağmen vaka ve ölüm sayıları kontrol altına alındı.
Demokratik yönetim biçiminin var olduğu İtalya ve İspanya'de ise esnek tedbirler virüsün hızla yayılmasına sebep oldu ve vaka sayıları ile ölü sayıları her geçen gün artıyor. Ancak İtalya ve İspanya örnekleri, demokratik yönetimin var olduğu ülkelerin tamamında tedbirlerin esnek alındığı anlamına gelmiyor.
Binlerce vakanın olduğu Almanya'da ve Güney Kore'de alınan önlemler, koronavirüse karşı mücadelede başarı getiriyor.
Independent Türkçe'ye konuşan siyaset bilimci Dr. Ali Mert Taşcıer, koronavirüsün rejimler üzerindeki etkisini yorumladı.

"Salgın ezberleri değiştirecek"
"Dünya çok ilginç bir sınavdan geçiyor. Küçücük bir virüs, dokunduğu her şeyi yakıyor. İnsanları, eğitim ve sağlık sistemlerini, ekonomileri..." diyerek sözlerine başlayan Taşcıer, salgının bir çok ezberi değiştireceğini ifade etti
Taşcıer, "Zamanında iktidarlara 'yapmayın, etmeyin' denilen şeyler öneme binecek" dedi.
"Liberal ekonomi çöküyor. Hemen başta belirteyim. Liberal ekonominin şu an küresel nitelikli neoliberal biçiminin uygulaması çöküyor." diyen Taşcıer, bu çöküşün liberal ekonomi yerine toplumcu bir ekonomi kurulacağı beklentisini yaratmaması gerektiğini de söyledi ve şunları kaydetti:
Çünkü liberal ekonomi krizden beslenir ve dersini iyi alır. Daha önce gördük. Pragmatik yapısı nedeniyle kısa sürede başka bir hâl alarak yaşamasını bilmiştir. Düşünün, teorisi devlet müdahalesine karşı kurulmuş liberalizm 1929 Krizi'yle hemen devlete sarılmıştı. Daha ötesi, Sovyetler Birliği'nin yarattığı koşulları ve bunun baskısını da unutmadan, sendika, görece daha iyi çalışma koşulları, ücretsiz eğitim, sağlık, kısacası refah devleti ortaya çıkmıştı. Ama bu durumla şu anda yaşananlar aynı değil, yanıltmasın. Uygulamada liberalizmin bir türü vardı. Refah devleti ile ana amaç olan sermayenin kârının artırılması hedefinden vazgeçilmiş  olmuyor.
"Ekonomik krizde de sağlık krizinde de liberalizm için sığınacak liman devlettir"
1973 yılında başlayan Petrol Krizi sonrasında  neoliberal biçime bürünen sistemin, küreselleşme etkisiyle en küçük krizi yaygınlaştırır hale getirdiğine değinen Taşcıer, kriz anında liberalizmin sığınacak liman olarak devleti gördüğüne işaret ederek şunları söyledi:
Küreselleşme döneminde yaşanan çeşitli salgın hastalıkları gördük. Ama Covid - 19 gibisi ilk kez görülüyor. Krizlere dikkat edelim. Biri ekonomik diğeri sağlık gibi görünse de liberalizm için sığınılacak liman aynıdır: Devlet. Aslında sadece kriz zamanı değil, her zaman güçlü devlete ihtiyaç duyar liberalizm. Bakmayın 'serbest piyasa' dediğine, 'devlet ekonomiye müdahale etmesin' söylemine. Amaç kâr oranlarının artırılmasıyla ilgili. Bunun yerine getirilmesi için demokrasi söylemiyle yola çıkıp, otoriterliğe destek çıkılabilir. Üstelik bunlar liberal teorinin üretildiği, geliştirdiği ve merkezi olan ülkeler. Hani devlet müdahale etmeyecekti?
ali mert taşcıer.jpg
Siyaset bilimci Dr. Ali Mert Taşcıer / Fotoğraf: Independent Türkçe

"Enkazı devlet kaldırdı"
2008 yılında ABD'de başlayıp dünyayı etkileyen krizi hatırlatan Taşcıer, o dönemde de devletlerin piyasayı kurtarma hamleleri yaptığına değinerek şu ifadeleri kulandı:
2008'de yaşanan, yakın bir küresel kriz örneği. Bildiğimiz gibi ABD'de bankacılık sektöründe başlayıp tüm dünyayı etkiledi. Etkisini özetlemek gerekirse Euro alanı tarihinde en büyük daralmayı 2009'da % 4,1 küçülme ile gördü. Lehman Brothers, Merrill Lynch gibi firmalar iflas bayrağı çekti. İflaslar finans alanıyla başladı. Ama sistem öyle örülmüş ki doğrudan devletleri vurdu. Bu kadar büyük enkazı kim kaldırabilir? Tabii ki devlet. ABD Kongresi tek seferde 700 milyar dolarlık kurtarma paketi kararı aldı. Federal Mevduat Sigorta Fonu 23 bankaya el koydu. Güney Kore, bankalara 130 milyar dolar sağlamayı kararlaştırdı. Rusya'da açıklanan paket 86 milyar dolardı. Dünya genelinde açıklanan paketler 6 trilyon dolardı. Sonuç neoliberal ekonomi politikalarının çöküşü olarak okundu ama krizi bir anlamda fırsata çevirebildi liberal politika uygulayıcıları. En azından bugüne kadar yaşadığına göre politikalar, fırsata çevirdi diyebiliriz.
"2008 krizine benzer çözümler uygulanıyor"
Koronavirüs salgını nedeniyle yaşanan süreçte de 2008 krizindekine benzer çözümler arandığını söyleyen Taşcıer, ülkelerin açıkladığı kurtarma paketlerine dikkati çekerek, kriz sağlık temelli olsa da yaklaşımın aynı olduğunu ifade etti:
Şimdi gelelim yaşadığımız pandemiye. Yine bir kriz. Sağlık temelli kriz olsa da çöken ekonomik yaklaşım deşifre edilebiliyor. Önlem amaçlı 2008'dekine benzeri çözümler uygulanıyor. Trilyonlarca dolarlık kurtarma paketleri açıklanıyor. El konulanlar bu sefer bankalar olmasa da hastaneler.
"Kamuoyu radikal kararları kabul edebilir"
"Yalnız bundan sonrası için artık farklı şeyler konuşulabilir." diyerek değerlendirmesine devam eden Taşcıer, insanların yaşamlarının topluca riske girdiğinde, kitlesel önlemler alınması gerektiğinde toplumsal psikolojinin farklı işleyebileceği belirterek, "Örneğin, toplumun geniş bir kesimi sokağa çıkma yasağı ilan edilmesini isteyebilir. Görece sıkı tedbirlere rıza vardır. Kamuoyu radikal kararları kabul edebilir" diye konuştu

"Sosyal devletin güçleneceğinden söz ediliyor ama..."
Taşcıer, "Bu durum salgının durdurulması aşamasından sonra devam ederse ne olur?" sorusunu ise şöyle yanıtladı:
Sosyal devletin güçleneceğinden söz ediliyor ama bunun bir de toparlanma aşaması var. Ekonomiler batacak. Kamu sağlığı iyileştirilmeye çalışılacak. Bu aşamada devletler otoriterliği benimsemez denebiliyor mu? O yüzden yarın için kurgulanan daha otoriter rejimler olabilir mi? Büyük ülkelerdeki liderlere ve yönetimlere bakılırsa bu soruya evet demek zor değil.
"Bu kez yumuşama, demokratikleşme gibi söylemlere ihtiyaç bile duyulmayabilir"
Salgın sonrasında demokrasi talebinin biçimi ve bunun için mücadelenin yeni yöntem arayışlarına gireceği tespitini de yapan Taşcıer, ekonomik krizler sonrasında liberal politika uygulayıcılarının yumuşama, demokratikleşme, şeffaflaşma gibi söylemleri yoğunlukla kullandığını ancak bu sefer bu söylemlere ihtiyaç bile duyulmayabileceğinin altını çizdi:
Dr. Ali Mert Taşcıer, sözlerini şöyle tamamladı: 
Ancak bu sefer böyle söylemlere ihtiyaç bile duyulmayabilir. Ekonomisi güçlü olan ülkeler sermayeyi kurtarmanın yanında halka dokunan önlemler de alabilirken bizim gibi ülkelerde bu durum daha sermaye lehine işler. Bozuk olan ekonomi daha kötüye gidecekken, toparlanma aşamasında hadi kısmen kamu sağlığı düzeltildi diyelim, halkın refahını sağlamak kısa vadede mümkün olabilir mi? Uluslararası örgütlerin kredi musluğunu açması ve bundan yararlanmak öncelikli hedef haline gelecek. Ekonomisi güçsüz ülkelerde iktidar değişmiyorsa bundan nasıl yararlanılacak, ayrı bir tartışma konusu. Görülen o ki salgın bize ilk kez tecrübe edeceğimiz soruları ve yanıtları, uygulamaları da öğretecek. Koşullar o kadar bu döneme özgü ki 'daha önce de yaşanmıştı' diyeceğimiz şey az olacak. Hayatlarını bizim için tehlikeye atan sağlıkçılar ve bu alandaki bilim insanları çalışmalarını sürdürüyorken, izolasyon uygulayan sosyal bilimciler de bunlara kafa yoracaktır eminim.

 https://www.independentturkish.com/node/153031/haber/siyaset-bilimci-ta%C5%9Fc%C4%B1er-salg%C4%B1ndan-sonra-daha-otoriter-rejimler-kurgulanabilir

26 Mart 2020

LİBERKORONA

Resim

ALİ MERT TAŞCIER

“IMF, krizin etkileriyle mücadele etmek için yapılan ekonomik düzenlemelerin, sosyal güvenlik ağlarının oluşturulması ya da genişletilmesi yoluyla toplumun en savunmasız kesimlerinin ihtiyaçlarını da dikkate almasını sağlayacak çalışmalar yürütüyor.” (2008 krizi sonrasında [Eylül 2009] hazırlanan Değişen IMF’de Krize Karşı Çözüm Arayışları bilgi notundan)
“Hükümetler canlılık paketlerini vaktinden önce geri çekmemelidir; sonradan gelecek maliyet ne olursa olsun, şu anda güncel sorun küresel talep eksikliğine karşı devlet harcamaları aracılığıyla çözüm bulmak olmalıdır.” (2008 krizi sonrasında [Ekim 2009] DB ve IMF’nin İstanbul’da gerçekleştirdiği genel kurul toplantılarında, kurul üyelerinin görüşlerinden)
“İspanya’da özel sağlık sistemi devletin kontrolüne giriyor” (Koronaviüs salgını ile mücadele sırasında alınan karar)
“Batı ülkeleri ise yıllarca tüm temel kamu hizmetlerini görünüşte özel sektöre terk ederek, ama aslında başından savarak vatandaşını adeta sahipsiz bırakmıştır. Daha düne kadar liberalizmin en hararetli savunucusu olan kimi Avrupa ülkeleri, bugün hastaneleri ve diğer kimi temel hizmet kurumlarını devletleştirmeye başladı.” (Hastane yapımının bile devletçe verilen hasta sayısı garantisiyle yapıldığı ülkemizin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Koronavirüsle Mücadele Eşgüdüm Toplantısı’nın ardından yaptığı açıklamadan)
Liberal ekonomi politikalarının mahkûm olduğu sonuç nedir diye tek sözcükle özetlemek gerekirse “kriz” denebilir. Krizlerin aralıkları, küreselleşme (neoliberal politikalar diye okunabilir) ile birlikte daralsa da gerçek değişmiyor. Bir başka değişmeyen gerçek ise boyutları farklı olmakla birlikte krizlerden çıkış yolunda ihtiyaç duyulan unsur: “Devlet” Oysa liberal ekonominin en temel özelliklerinin başında, “devletin ekonomiden elini çekmesi” gelmektedir. Uygulamada böyle olmasa da teoride yazan bu biçimdedir. Üstelik en başından beri.

LİBERALİZMDE DEVLET MÜDAHALESİ
Farklı dönemlerde olsa da liberal düşünürlerin neredeyse tamamının üzerinde uzlaştığı ilke, devletin ekonomiden uzak durması.
Adam Smith, öğrencinin öğretmene vereceği parayla eğitim, mahkeme harçlarıyla adalet, yol, köprü, kanal gibi hizmetlerden yararlananların verdiği baç ile bayındırlık hizmetlerinin devlet müdahalesi olmadan gerçekleşebileceğini yazmıştır.
Sağlık, kömür madeni işletmesi, denizcilik faaliyetleri, adalet, toprak rejimine dair düzenlemeler, askeri harcamalar gibi konularda çeşitli örnek vererek devleti “beceriksizlikle” suçlayan Spencer ise devletçiliği “kölelik” ile Hayek’ten daha önce özdeşleştirmiştir.
Bastiat ise devletin ekonomik müdahalesini kastederek, “yasaların birilerine ait şeyleri alarak, ait olmadıkları başka kişilere vermesiyle” hukuki soygundan bahsedileceğinin altını çizmiştir.
Hayek, devlet müdahalesini temel alan liberal bir öğreti olan Keynesçiliği iktisadi özgürlüğün karşısında konumlandırmıştır. Neoliberalizmin Şili’deki laboratuvar uygulamasının akıl hocası Freidman da benzeri vurguları yapmıştır.
Liberal ekonomi politika, Keynesyen türü haricinde, teorisinde devletin ekonomiye müdahalesine karşıdır. Keynesyen politika da zaten çok büyük ve derin olan 1929 Bunalımı sonrası önlem amaçlı devreye girmiştir. 1970’lerin sonunda başka bir krizle devreden çıkarılmış, neoliberal politikalarla serbestleşme sürecine girilmiştir. Artık krizler, küreselleşmenin de etkisiyle daha kısa sürede ve sık, ayrıca daha geniş alanda etkili olunca önlem amacıyla verilen tepkiler de daha kısa süreli uygulamaları doğuruyor. 1929-1980 gibi uzun bir aralıkta sistemsel değişikliğe gidilmemesi bunun için örnek gösterilebilir. Şunu belirtmekte yarar var: Devlet müdahalesini savunan Keynesyen politikalar ve refah devleti uygulamaları da liberalizmin dışında bir şey değildir. Görece emekçi sınıfların çeşitli kazanımları olsa da asıl amaç aynıdır. Sermayenin kâr oranlarını artırmak. Küreselleşmenin 1980 sonraki biçimiyle sermayenin önündeki engellerin kaldırılarak hareket serbestisini, yani liberalizasyonunu sağlamak da başat unsurlara eklenmiştir.

KRİZE KARŞI GÜÇLÜ DEVLET
Burada önemli olan şudur: Teorisinde devlet müdahalesine kıyasıya karşı olan liberal eğilim, uygulamasında tam aksine güçlü devlete muhtaçtır. Kimi zaman uyuyan hücre mantığıyla görev ve kuruluşlarını özelleştirse de sonuçta her an güçlü devlet lazım olabilir. Kimi zaman Türkiye’de 1980 ya da Latin Amerika’daki benzer nitelikte askeri darbeler için kimi zaman krizde bankaları kurtaracak maliyeti üstlenmesi için güçlü devlet şarttır.
Geldiğimiz noktada her türlü badireden pragmatik yapısıyla ve ana ilkelerinden verdiği ödünle ayakta kalabilen liberalizm, neo türünde çok büyük bir sorunla karşı karşıya kalmıştır. Üstelik sınıf savaşımları, büyük savaşlar gibi bir nedenle değil, gözle görünemeyecek kadar küçük bir virüs nedeniyle. Virüs tüm dünyada şapkaların öne alınıp düşünülmesini sağlayacak bir salgının gerekçesi de oldu. Evet, neoliberal sağlık politikası çöktü! Hatta eğitim politikasının çökmüş olduğu da anlaşıldı. Çünkü sağlığı ve eğitimi metalaştıran ekonomi politikası çökmüştü. 2008’de ABD’de başlayan ve nerdeyse tüm dünyayı vuran mortgage krizinden örnekle yazıya başlama nedeni ise burada devreye giriyor. Her kriz nedenleri ve özelde müdahalesi farklı olsa da liberalizm için genelde aynı müdahale ile yanıtlanıyor: Daha fazla devlet müdahalesi. 2008 krizinden sonra, dünya genelinde açıklanan kurtarma paketlerinin maliyeti 6 trilyon doların üzerindeydi. 2020 yılında Koronavirüs ile doğan krize karşı benzer bir durum söz konusu. Hastaneler kamu kontrolüne geçiyor. Yüz milyarlarca dolarlık önlem paketleri açıklanıyor. Devletin birden baba olduğu hatırlanıyor. Özellikle küresel sermaye ve onların yönetiminde doğrudan etkin olduğu kimi gelişmiş ülkeler için salgının bir an önce durdurulması ve hayatın normal işleyişine dönmesinin temelinde insan sevgisinden daha ziyade kâr oranlarının tehlikeye girmesi yatıyor. İşte ister salgınla ister sermayenin girdiği tehlikeyle isterse de her ikisiyle mücadele edecek tek güç, devlettir. Ondan dolayı daha güçlü biçimde “devlet göreve” alarmları tüm dünyada çalıyor.

KORONAVİRÜS LİBERALİZASYONU
Liberalizmin ve küresel sermayenin merkezi niteliğindeki ülkelerle bizim gibi ülkelerde krize verilen tepkinin farklılaşması da doğaldır. Ekonominin daha iyi olması, tıbbi alanda ar-geye ayrılan bütçenin büyüklüğü, bizim gibi ülkelerden daha iyi koşullarda yaşayan yurttaşların tepkisi gibi her unsur bunda etkindir. Sonuç itibariyle etil alkolde bile dışa bağımlı olan, hasta sayısına dair ödemenin devlet garantisiyle halkın cebinden çıktığı, limanlar dahil her şeyin özelleştiği ülkemizde açıklanan önlem paketinden halk için kolonya, maske ve dua çıkması beklenmedik bir sonuç değildi. İhtiyat akçesinin bile harcandığı ekonomik durumda sermaye ise ancak bu kadar kurtarılabilirdi. Girişe aktardığımız Batı ve özelleştirme eleştirisi ise ancak siyasi bir latife ve hatta ironi olarak kabul edilebilir. Bu sözler Batı merkezli değil de Türkiye’yi kapsar biçimde edilseydi belki özeleştiri sayılabilirdi.
Şu an önceliğimiz bir an önce tıbbi müdahale yöntemlerinin bulunarak salgının durdurulması, insanların sağlığına kavuşmasıdır. Geriye kalan sistem eleştirisi ve sistemin dönüşümü ise sağlıklı toplumlarla yapılacak iştir.
Ez cümle virüsün daha fazla liberalizasyona uğramaması dileğiyle...

23 Mart 2020

 https://www.birgun.net/haber/liberkorona-292829

12 Mart 2020 Perşembe

KİMSE KİMSEYE ÜZÜLMESİN

Tarihi kitapların yazımındaki risk ile yaşanan döneme dair yazılan kitapların riski birbirinden farklıdır. Belge okumada bir yanlışlık söz konusuysa geçmişe dönük hatadan bahsedilebilir. Konunun uzmanı kişi fark ederse hata anlaşılır. Ama yaşanan zamanı yazdığınızda şahitleri hayattadır ve doğrudan okuma olanakları vardır. İşte bu zorluğu göğüsleyen Kadri Gürsel, bizim için üzülmüş.

Kendisiyle birlikte katıldığımız birkaç söyleşinin öncesinde ve/ya sonrasında mutlaka hava almak için yürüyüş yaptık. Cesur söylemlerin, Nagehan'a katlanma sabrının ve üzerine girilen cezaevinin kattığı tanınırlıkla yolda yürürken en çok karşılaştığımız söylem "sizin için üzgünüm" oldu. Kitabın kapağı o zaman gözümün önünde canlandı. Kitabı okumadan önce, kitabın ismininin gerekçesini hep merak etmiştim ki yolda yürürken bunun yanıtını aldım. Gerçekten Gürsel de bizim için üzgün olmalıydı!

Gürsel'e, iktidar için yükselen tehlike olması üzerine "Alo Fatih" yöntemiyle mi yoksa bizzat alınan otosansür kararıyla mı bilinmez, "hiç kitap okumadığını" ve bu birikimiyle "Türkiye'nin otoriter rejimle kalkınacağını" söyleyen patron seçime kadar yazmama teklifinde bulunuyor. Kitap da bununla başlıyor. Bir ara yandaş kalemşörlerin diline doladığı TRT'den maaş aldığı konusuna da samimiyetle yanıt getiren yazarın eserinde en can alıcı yer büyük olasılıkla Nagehan'a nasıl tahammül edildiğinin anlatıldığı bölümdür.

Kitaptan bir insan yaşamına dair sorulabilecek kritik sorulardan birine de aynı samimiyetle yanıt alabiliyorsunuz. Kovulmasına neden olan, kendisi için doğru ya da yanlış meselesi değil, tercih meselesi olduğunu belirttiği tweeti atar mıydı? Yanıtının neden "hayır" olduğu da önemli bir değerlendirme noktası.

Tabii ki kitabın birbirini izleyen ilgili bölümlerinin merak edilen ana konusu: Hukuk garabeti bir tutuklama. Burada herkesin o ya da bu oranda hatırladığı bir sürecin tarihe not edilmesi söz konusu. Gaetecinin tutuklanması.  Peki, neydi gazetecilik? Ne yapardı da Türkiye'de tutuklanma karşılığını alırdı?

Kadri Gürsel'in profesyonellik, namusluluk ve bağımsızlık sacayağı üzerine kurulu olduğunu belirttiği gazetecilikle ilgili şu satırların altını, son günlerde gazetecilere yaşatılan baskı ortamının da etkisiyle koyu biçimde çizdim: "Bence gazetecilik, öğrenmeye meraklı ve bunun için soru sormaya istekli insanların düzenli bir orta halli gelir karşılığında dünyada yapabilecekleri en keyifli iştir... Gazeteciler, atık su arıtma tesisindeki test balıklarıdır. Arıtılmış su önce o balıkların bulunduğu akvaryumdan geçer, yeterince temizse balıklar yaşar, kirli ve mikropluysa ölürler. O zaman anlaşılır ki su yeterince temiz değil; bir şeyler ters gitmiş, bir yerlerde hata yapılmıştır. Otoriterliğin mikrobu ve toksik kimyası, demokrasinin berrak suyunu lağıma çevirmeye başladığında önce gazetecilerin ortadan kaybolduğunu görürsünüz. Yasaklanmış, kovulmuş, hapse atılmışlardır; öldürülmemişlerse, kendilerini sürgün etmişlerdir."

Sabah kendisinin isminin olmadığı gözaltı listesinde biri düğmeye basmış gibi eklenen ve 6 saat sonra alınan Gürsel'e sorulan saçma sorular, tüm kumpas davalarındakiler gibi. Örneğin, ByLock kullanıcısı ve FETÖ şüphelisi toplam 112 kişiyle irtibatinin olduğu ileri sürülen bir kişiye bu konuda kaç soru sorar? En basit yanıt "çok." Ama ne hikmetse Kadri Gürsel'e bu konuda hiç soru sorulmuyor!

Kendisinden yaşamına dair birçok anı dinledim. Siyasî geçmişine dair ilgiyle dinlediğim ve kimisine şaşırdığım şeyler de vardı. Belki bunun etkisiyle kitabın son bölüm başlığı diğerleri kadar dikkat çekici gelmemişti. Ta ki kendi deyimiyle "tetikçi" olan ve hatta kültürünün en zirvesindeki temsilcinin, mezun olduğu liseyi nasıl yanlış yazdığını ve olayın gerçeğini ileride anlatacağını kaleme alması üzerine son bölüm bana daha bir çekici geldi. Açıkça söylemek gerekirse en keyifle okuduğum bölüm de sonuncu oldu. Tanık olmadığım bir dönemin iyi bir dille birleşerek yazılmasının da etki ettiği bölümden notu eklemek iyi olacaktır: Kadri Gürsel, Trabzon Lisesi mezunudur.

İdeal uzunlukta bölümlerle yazılan kitap, bir gazetecinin günlük yazılarında kullandığı dilden ziyade daha edebî bir dille kaleme alınmış. İçindekiler kısmına bölüm ve başlıkları temelinde bakıldığında "bu bölüm şurada olmalı mıydı" sorusu, bölüm okunduğunda silinecek kadar iyi bir kurguyla dizilmiş bölümler. Silivri kitabı olmasa da Silivri günlerinin önemli yer kapladığı bölümler ise tarihe not niteliğinde. 100 yıl sonra "2010'larda gazetecilik" gibi bir kitap yazılsa bu bölümden alıntı epey olur.

Nagehan'a katlanan ve cezaevinde yatan Kadri Gürsel için üzgünüz. Ama son yaşadıklarımız ve artan olumsuzluklar, cezaevine tıkılan gazeteciler düşünülünce Gürsel'in bizim için üzülmesi hatta kendimize üzülmemiz de oldukça anlaşılır.

Bitirirken, altını koyu biçimde çizdiğim şu cümlelerle kitaptan son bir alıntı: "Bilgelik ve erdem Türkiye'yi yönetenlerle birlikte olsaydı, onlar Şam'daki rejimi birkaç ay içinde devirebilecekleri zannına kapılabilir mıydı?"

Kimsenin kimse için kitapta yazdığı gerekçelerle üzülmediği bir ülke dileğiyle...