Tarihi kitapların yazımındaki risk ile yaşanan döneme dair yazılan kitapların riski birbirinden farklıdır. Belge okumada bir yanlışlık söz konusuysa geçmişe dönük hatadan bahsedilebilir. Konunun uzmanı kişi fark ederse hata anlaşılır. Ama yaşanan zamanı yazdığınızda şahitleri hayattadır ve doğrudan okuma olanakları vardır. İşte bu zorluğu göğüsleyen Kadri Gürsel, bizim için üzülmüş.
Kendisiyle birlikte katıldığımız birkaç söyleşinin öncesinde ve/ya sonrasında mutlaka hava almak için yürüyüş yaptık. Cesur söylemlerin, Nagehan'a katlanma sabrının ve üzerine girilen cezaevinin kattığı tanınırlıkla yolda yürürken en çok karşılaştığımız söylem "sizin için üzgünüm" oldu. Kitabın kapağı o zaman gözümün önünde canlandı. Kitabı okumadan önce, kitabın ismininin gerekçesini hep merak etmiştim ki yolda yürürken bunun yanıtını aldım. Gerçekten Gürsel de bizim için üzgün olmalıydı!
Gürsel'e, iktidar için yükselen tehlike olması üzerine "Alo Fatih" yöntemiyle mi yoksa bizzat alınan otosansür kararıyla mı bilinmez, "hiç kitap okumadığını" ve bu birikimiyle "Türkiye'nin otoriter rejimle kalkınacağını" söyleyen patron seçime kadar yazmama teklifinde bulunuyor. Kitap da bununla başlıyor. Bir ara yandaş kalemşörlerin diline doladığı TRT'den maaş aldığı konusuna da samimiyetle yanıt getiren yazarın eserinde en can alıcı yer büyük olasılıkla Nagehan'a nasıl tahammül edildiğinin anlatıldığı bölümdür.
Kitaptan bir insan yaşamına dair sorulabilecek kritik sorulardan birine de aynı samimiyetle yanıt alabiliyorsunuz. Kovulmasına neden olan, kendisi için doğru ya da yanlış meselesi değil, tercih meselesi olduğunu belirttiği tweeti atar mıydı? Yanıtının neden "hayır" olduğu da önemli bir değerlendirme noktası.
Tabii ki kitabın birbirini izleyen ilgili bölümlerinin merak edilen ana konusu: Hukuk garabeti bir tutuklama. Burada herkesin o ya da bu oranda hatırladığı bir sürecin tarihe not edilmesi söz konusu. Gaetecinin tutuklanması. Peki, neydi gazetecilik? Ne yapardı da Türkiye'de tutuklanma karşılığını alırdı?
Kadri Gürsel'in profesyonellik, namusluluk ve bağımsızlık sacayağı üzerine kurulu olduğunu belirttiği gazetecilikle ilgili şu satırların altını, son günlerde gazetecilere yaşatılan baskı ortamının da etkisiyle koyu biçimde çizdim: "Bence gazetecilik, öğrenmeye meraklı ve bunun için soru sormaya istekli insanların düzenli bir orta halli gelir karşılığında dünyada yapabilecekleri en keyifli iştir... Gazeteciler, atık su arıtma tesisindeki test balıklarıdır. Arıtılmış su önce o balıkların bulunduğu akvaryumdan geçer, yeterince temizse balıklar yaşar, kirli ve mikropluysa ölürler. O zaman anlaşılır ki su yeterince temiz değil; bir şeyler ters gitmiş, bir yerlerde hata yapılmıştır. Otoriterliğin mikrobu ve toksik kimyası, demokrasinin berrak suyunu lağıma çevirmeye başladığında önce gazetecilerin ortadan kaybolduğunu görürsünüz. Yasaklanmış, kovulmuş, hapse atılmışlardır; öldürülmemişlerse, kendilerini sürgün etmişlerdir."
Sabah kendisinin isminin olmadığı gözaltı listesinde biri düğmeye basmış gibi eklenen ve 6 saat sonra alınan Gürsel'e sorulan saçma sorular, tüm kumpas davalarındakiler gibi. Örneğin, ByLock kullanıcısı ve FETÖ şüphelisi toplam 112 kişiyle irtibatinin olduğu ileri sürülen bir kişiye bu konuda kaç soru sorar? En basit yanıt "çok." Ama ne hikmetse Kadri Gürsel'e bu konuda hiç soru sorulmuyor!
Kendisinden yaşamına dair birçok anı dinledim. Siyasî geçmişine dair ilgiyle dinlediğim ve kimisine şaşırdığım şeyler de vardı. Belki bunun etkisiyle kitabın son bölüm başlığı diğerleri kadar dikkat çekici gelmemişti. Ta ki kendi deyimiyle "tetikçi" olan ve hatta kültürünün en zirvesindeki temsilcinin, mezun olduğu liseyi nasıl yanlış yazdığını ve olayın gerçeğini ileride anlatacağını kaleme alması üzerine son bölüm bana daha bir çekici geldi. Açıkça söylemek gerekirse en keyifle okuduğum bölüm de sonuncu oldu. Tanık olmadığım bir dönemin iyi bir dille birleşerek yazılmasının da etki ettiği bölümden notu eklemek iyi olacaktır: Kadri Gürsel, Trabzon Lisesi mezunudur.
İdeal uzunlukta bölümlerle yazılan kitap, bir gazetecinin günlük yazılarında kullandığı dilden ziyade daha edebî bir dille kaleme alınmış. İçindekiler kısmına bölüm ve başlıkları temelinde bakıldığında "bu bölüm şurada olmalı mıydı" sorusu, bölüm okunduğunda silinecek kadar iyi bir kurguyla dizilmiş bölümler. Silivri kitabı olmasa da Silivri günlerinin önemli yer kapladığı bölümler ise tarihe not niteliğinde. 100 yıl sonra "2010'larda gazetecilik" gibi bir kitap yazılsa bu bölümden alıntı epey olur.
Nagehan'a katlanan ve cezaevinde yatan Kadri Gürsel için üzgünüz. Ama son yaşadıklarımız ve artan olumsuzluklar, cezaevine tıkılan gazeteciler düşünülünce Gürsel'in bizim için üzülmesi hatta kendimize üzülmemiz de oldukça anlaşılır.
Bitirirken, altını koyu biçimde çizdiğim şu cümlelerle kitaptan son bir alıntı: "Bilgelik ve erdem Türkiye'yi yönetenlerle birlikte olsaydı, onlar Şam'daki rejimi birkaç ay içinde devirebilecekleri zannına kapılabilir mıydı?"
Kimsenin kimse için kitapta yazdığı gerekçelerle üzülmediği bir ülke dileğiyle...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder