26 Ekim 2016 Çarşamba

KONSERVE MUTLULUK


          Bazı kitapların kapağına ve ismini baktığınızda türünün ne olduğunu kestirmek güç olabiliyor. Hatta kapağını kaldırıp, türünün ne olduğunu okuduğumuzda da emin olunamayabiliyor. Bu durum kitabın iç sayfalarına gitme güdüsünü tetikleyen önemli unsurlardan. Kitabın bu özelliği, konusuyla da doğrudan ilgili. Örneğin mutluluk üzerine bir kitap, böyle bir değerlendirmeden rahatlıkla geçirilebilir. Bir roman, şiir ya da deneme olabileceği gibi, bu konuda cilt cilt bilimsel yayınlar da yapılmıştır. Hele bir de kitabın ismi Mutluluk Konservesi ise mutlaka kapağını kaldırıp, içine girmek gerekiyor.

          Kişiye göre bu denli değişiklik gösterebilecek kaç konu vardır? Sahi nedir mutluluk? Bu soruya aynı zamanda, farklı mekanlarda bulunan insanlar değişik yanıtlar verebileceği gibi, aynı kişi farklı zamanlarda da değişik yanıtlar verebilir. Yaşanılan toplum ve anla doğrudan ilgili bu soruya verilecek yanıtların hangisine "yanlış" ya da "hayır" denebilir? Bir düşünelim, mutlu bir anımızda, sanki yaşamımızın önceki dönemlerinin de mutlu geçtiği ve gelecekte de mutlu olunacağı hissi, umudu bedenimizi kaplamaz mı? Ya da mutsuzken de tam tersi. İşte Mutluluk Konservesi okunduğunda, mutluluğun ne ve nasıl olduğundan ziyade, nasıl ifade edildiğinin daha önemli olduğu düşüncesi canlanıyor.

          Orhan Tüleylioğlu'nun, yayın yönetmenliğini yaptığı Dafne Kitap'tan çıkan Mutluluk Konservesi, iç kapağında deneme yazan bir kitap. Okunduğunda ise deneme kıvamında yazılmış bir araştırma kitabı tadı alındığını söylenebilir. Kitabın giriş yazısını yazan Uğur Kökden'in de belirttiği gibi, "görünürde 'mutluluk' araştırması ardında koşan -bir yönden de bol şiirle beslenmiş- bir tür yaşam bilmecesi" denebilir. Farklı coğrafyalardan, tarihlerden; aynı coğrafyadan farklı ve hatta aynı tarihlerden farklı kişilerin yaşamlarından ya da yapıtlarından mutluluğa dair ayrıntıların ele alındığı kitapta, hem kişiler hem de bu kişilerin kimi eserleriyle ilgili yazılış öykülerine dair altı çizilesi ve not alınası satılar mevcut. Bu arada hemen bir not düşmekte yarar var, kitapta mutluluk kadar mutsuzluk da işlenmiş. Ancak; kitap okuyup bitirildiğinde, "mutsuzluk da mutluluğa dahilmiş" gibi bir algı oluşabilir.

          Aziz Nesin'den Voltaire'e, Asım Bezirci'den Russel'a; Einstein, Cicero, Kafka, Charlie Chaplin, Nazım Hikmet, Abidin Dino, Tolstoy, Abasıyanık, Necatigil, Neruda, Adnan Yücel, Onat Kutlar, Oscar Wilde, Platon, Aristo ve kitabın, bir şiirinden ismini aldığı Victor Jara gibi yetmişten fazla isim yan yana gelmiş. Bu kadar ünlü kişiden mutluluğa dair ayrıntılar gerçekten özgün bir konu ve konuyu işleyiş biçimini doğurmuş. Tüleylioğlu, benzer bir tarzı Yalnız Kitap isimli eserinde de oldukça etkili biçimde işlemişti. O nedenle ayrıntıya önem verenler için bulunmaz nitelikte, her bir kişiye sadece birkaç sayfa ayrılacak biçimde, kısa bilgiler içermekte ve bunları edebi bir nitelikte birbirine bağlamakta, kitap.

          İsimlere bakılınca, mutluluğa dair  yalnızca edebi ya da sanatsal nitelikte bir şeyler olduğu kanısına kapılmamalı. Kitabın özellikle son kısmında mutluluğa dair felsefi ve bilimsel nitelikte ayrıntılara da yer verilmiş. Hatta, bu kısımlarda birkaç kişiye dair ayrıntılar aynı yerde ele alınmış. Bunun sayısı biraz daha fazla olabilir mi ve ayrı bölümlerde yazılabilir mi diye de düşünülmeden edilemiyor.

          Kitabı okurken, "bittiğinde hakkında bir yazı yazılırsa hangi ayrıntılar örnek olarak kullanılabilir diye" düşüncesiyle notlar alınmaya kalkışılırsa kitap bittiğinde ilginç bir durum söz konusu olabilir: Kitabın yarısından fazlasını ilginç, güzel ve kullanılabilir ayrıntı olarak not almış, telif haklarına aykırı bir durumla karşı karşıya kalmış bulabilir insan kendisini. Yine de kitaptan kimi örneklere değinmek yararlı olacaktır.

- Aziz Nesin'in 6-7 Eylül olayları sonrası anlamsız biçimde tutukluyken, daha önce evlenmek üzere sözleştiği Meral ile görüş günlerinde görüşebilmek için 10 dakika içinde nişan yüzüklerini taktıklarını ve bu mutluluğu Nesin'in On Dakika şiiriyle ifade ettiğini,

- Cicero'nun yaşlılıkla mutluluğu nasıl birleştirebildiğini,

- "Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olamayacağını anlamaktır mutluluk" diyen Kafka'nın, Milena ile mektuplaşmalarındaki ayrıntıları,

- Eşiyle mutlu bir yaşam sürerken "mutlu aşk yoktur" diyen Aragon'un mutsuzluk ifadesinin aşkından değil, işgal yılları ve Fransa'nın için bulunduğu acıklı durumdan kaynaklandığını,

- Abidin Dino'nun, Nazım'ın şiirinde kendine yönelttiği "mutluluğun resmini yapabilir misin" sorusunun yanıtını resimlerinde hiç veremediğini söylediğini,

- Rosa Luxemburg'un kavgasının ortasındaki tutkulu aşkını ve mutluluğunu,

- Abasıyanık'ın yaşamaktan aldığı mutluluğu,

- Arkadaş Zekai Özger'in inatla umudu, dostluğu, sevgiyi ve özlemi barındırırken "Mutluluk çok büyük ve çok ötelerde şimdi/ tanrı kadar/ ulaşılmaz" dizelerini,

- Onat Kutlar'ın, katledildiği ülke için 1989'da yazdığı "Bu Ülkede Doğmaktan Mutluyum" satırlarını,

- Wilhelm Schmid'in "Mutlu olmak zorundasın, yoksa hayatın yaşamaya değmez" görüşüne yönelttiği "bu durum mutluluk diktatörlüğünün insana yönelttiği bir tehdittir" gibi etkileyici ifadesini,

- Victor Jara'nın 1969'da yazdığı, uyuşturucu etkisi altında intihar eden kızın gerçek öyküsünü anlattığı "Carmencita'yı kim öldürdü?" şarkısında "Heveslerini çarpıtıp aklını karıştırmıştı,/konserve mutluluk, aşk ve fanteziyle" dizelerini,
Ve daha fazlasını Mutluluk Konservesi'nde bulmak olanaklı.
Şunu da belirtmek gerekir, kitap, zamanlaması açısından da "konserve"­ olmaktan ötede. Çünkü; oldukça taze. Şili'de Victo Jara'yı öldürmekle suçlanan eski asker Barrientos'un 43 yıl sonra, Haziran 2016'da hakim karşısına çıktığı notu, kitapta mevcut. Muhtemelen kitap baskıya girdikten kısa bir süre sonra bu dava sonuçlandı.

          Teğmen Pedro Pablo Barrientos Nunez, sanatçı Victor Jara'ya yapılan işkence ve sanatçının öldürülmesi suçlarından ceza aldı ve Jara’nın ailesine 28 milyon dolar tazminat ödemeye mahkûm edildi. 40 yıldan fazla süredir, bunun için mücadele eden Victor Jara'nın eşi, 88 yaşındaki Joan Jara Turner, mahkeme binasının merdivenlerinde gözyaşları içerisinde yaptığı konuşmada, Mutluluk Konservesi kitabıyla doğrudan ilgili olacak biçimde “Victor için 40 yıldan fazla bir süredir yaptıklarımız sonuçta gerçeğe dönüştüğü için mutluyum." dedi.



http://odatv.com/konserve-mutluluk-2510161200.html

18 Ekim 2016 Salı

BÜYÜK İSYAN


             Doktora tezimin yazımı aşamasında teori kitaplarına boğulmanın verdiği bunaltıcı havayı biraz olsun dağıtıp, nefes aralığı açacağım bir eser ararken, elimde okumadığım hatırı sayılır edebi eser olmakla birlikte, Facebook üzerinde reklamından gördüğüm Kemal Derin'in Büyük İsyan romanı dikkatimi çekti. "Şah Kalender ile Pargalı İbrahim'in dillere destan hesaplaşması" açıklaması kitabı alıp, derhal okumaya koyulmam için iyi bir gerekçeydi. Destek Yayınları'ndan çıkan bu 359 sayfalık romanı, sadece birkaç günde bitirmem, sürükleyiciliği konusunda önemli bir göstergedir diyebilirim. 

            Baba Zünnun Ayaklanması'na tanık, daha sonra Şah Kalender'in yanında yoldaşı olan, Şah Kalender aşığı, Yavuz Sultan Selim döneminde girişilen Kızılbaş katliamı sırasında anasının kendisini bacaklarının arasına gizlemesiyle yaşama tutunan, kitabın başkahramanı ve ismini kitabın ilerleyen kısımlarında öğrendiğimiz Ulaş'ın gözüyle genel olarak anlatılan roman, aynı anda birden fazla cephe gelişmeleriyle okuyucunun zihninde tamamlanan bir tablo çiziyor. Kanuni Sultan Süleyman ve baş veziri Pargalı İbrahim'in Macaristan seferi sırasında yaşananlarla aynı anda gelişen Baba Zünnun Ayaklanmasını, birbirini izleyen ve kitabın genel yazım biçimi olan küçük kısımlarda bulmak olanaklı. 

            Üryan, Çerağ, Rehber ve Feda başlıklı dört bölüm üzerine inşa edilmiş kitap, her bölüm içindeki yer ve tarih belirterek başlayan küçük kısımlarla sonuca doğru Pargalı ve Şah'ı birbirine yaklaştırıyor. Okunma rahatlığı sağlayan bu yazım tarzı, fotoğraf çeker gibi anlatılan yer ve kişi betimlemeleriyle de pekişiyor. Özellikle İstanbul betimlemesi akla kazınacak bir örnek sergiliyor. Nadiren, okurken kaçırmaya neden olan devrik cümleler de bu anlatımları olumsuz etkilemiyor.


            Tarihi romanlar yazmanın zor olduğunu tahmin etmek güç olmasa gerek. Bu tarihin inançsal temeli varsa ve resmi öğretilerin tam tersini ifade edecekse hele bir de Alevilik gibi yazılı eserleri yüz yıllardır süren devlet baskısı nedeniyle sınırlı kalmış bir konuyu işleyecekse zorluğun derecesi kat be kat artacaktır. Yazarın, bu zorluğu yenmek için ayaklanmanın geçtiği alanları tek tek gezmesi, kitapta titiz tanımlamaların da doğmasına neden olmuş. Kitap, okuyucuyla arasında öyle bir bağ kuruyor ki kurgu niteliğinde kimi kısımlar, kendini referans eser niteliğinde hissettiriyor. Kitabı okurken birkaç noktada tarih kitabı açtığım doğrudur. Bunda, kitabın ana kahramanlarından Koyun Abdal'ın, Banazlı Koca Haydar Pir Sultan Abdal'ın olaylar üzerine örtüşecek biçimde serpiştirilmiş nefeslerinin etkisi de büyük. Nefeslerin ezgilerini bilenler için o kısımlar, müzikli bir okumaya neden oluyor ki mutlaka o ezgiler, nefesler okunurken akıldan geçiyor.

            Yerlerin, kişilerin ve olayların salt kitaba yansıdığı zamana sıkıştırılmaması gibi bir durum da söz konusu. Bu durum anlatımı oldukça pekiştiriyor. Bir yerin isminin nereden geldiği tarihsel bilgiler verildiği gibi, aynı yöntem kişiler ve olaylar için de kullanılıyor. Ondan dolayı Şah İsmail, Aksak Timur, Fatih, Yavuz, Hacı Bektaş-ı Veli gibi kitabın ana olayının geçtiği dönem dışından tarihi isimler de okunabiliyor. 

            Özellikle Şah'ın çevresinde cereyan eden olayların, Şah aşığı, onun için ölüme hazır bağlılığı olan Ulaş'ın gözünden anlatılması, kitabın Osmanlı yönetimi altında baskı gören Türkmen Kızılbaşların duygusallığı ve taraflılığıyla nitelemeler yapılmasını doğurmuş. Osmanlı çadırları etrafında geçen kısımlarda da benzer duyguyu görmek olanaklı.  

            Ve tabii ki kavga varsa aşk vardır. Ulaş ile Çingene kızı Drina'nın dillere destan aşkı da kavganın ateşine oldukça heyecanla serpiştirilmiş. Kitabın sürükleyiciliğinde bu aşkın katkısının önemli olduğunu belirtmek gerek. Kitabın içinden, kapağına taşınan, "aşkına meftun olduğum güzelin karşısında yalınkılıç, yalın hançerdim" sözüne alternatifi ise yine kitabın içinden birçok cümleyle önermek olanaklı. Ancak böyle bir öneri yapabilecek olsaydım benim tercihim "biz cenk ehli değil, aşk ehliyiz" olurdu. 

Aşkla ilgili şu satırları bu yazıya almadan tamamlamak, eksiklik olacaktır kanımca (İlk satır, Eşrefoğlu Rumi'nin bir şiirinin ilk dizesiyle örtüşse de şairane anlatım kaybolmamış): "Bu aşk düştü canımıza bahar eyledi kışımızı. Kara bulutları sürdü koymadı gönlümüzde. Ol cennet-i âlâda buluşturdu ikimizi. Ne ben ne de o mahrum kalabilirdik birbirimizden. Şimdilerde aşk ateşiyle yanıp kül olmak, düşüp ayakaltına yok olmaktı yalnızca muradım. Zira aşksız kişi hayvandır, insan değil şeytandır. Aşk canların canı, dertlerin dermanıdır. Aşk, bizleri dirilttiği gibi ölü bedenleri de diriltebilirdi. Yeter ki aşk gün gibi gönüllere doğup gelsin."
             
           Tarihte Pir-i Sani olarak geçen Balım Sultan'dan sonra postnişin sahibi, Şah İsmail Hatayi'nin "İki âlemde sultandır Kalender/Kadim u küfr u imandadır Kalender/Misafirler ki mest-i cam-ı Hak'tır/Visal-i şaha mihmandır Kalender", Pir Sultan Abdal'ın "Şah Kalender derler bir ulu pirdir/Nefsini meydanda öldüren erdir/Nice erler vardır devranı sırdır/Ol sır ummanına dalın turnalar." diye kendisinden bahsettiği Şah Kalender'in hurucunu anlatan roman, bu alanda önemli bir boşluğu da doldurmaya aday görünüyor. 

22 Ağustos 2016 Pazartesi

İtaatsiz Portreler...

Tarihsel devinime ivme kazandıran en önemli dinamiklerden biri, hiç şüphesiz "itiraz"dır. Ve dünyanın neresinde olursa olsun, benzeri itiraz seslerini yükseltenler ya da onların öyküleri bir yerde buluşur. İşte İlyas Tunç'un "İtaatsiz Portreler"i o buluşma yerlerinden biri olmuş.

Geçtiğimiz aylarda yayın hayatına başlayan ve daha önce Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı'ndan ve yazdığı kitaplarından tanıdığımız Orhan Tüleylioğlu'nun başında bulunduğu Dafne Kitap, iddialı kitaplarla kendinden söz ettirmeye başlamış. İlyas Tunç'un, referans kitap olarak değerlendirilebilecek deneme kitabı İtaatsiz Protreler de Dafne Kitap'tan okurlarla buluştu.
Popüler kültürün parçası haline gelmiş ve şu ya da bu biçimde hakkında bilgi sahibi olduğumuz tanınmış simaların azınlıkta olduğu eserde, tarihte itaat etmeyen portreler, her biri öykü kıvamında kaleme alınmış. Yine aynı kıvamda bir araya getirilmiş satırlardan oluşan önsöz de kitap hakkında merak uyandırıcı ipuçları sıralanmış.

"İtaatsizlik, özü gereği, iktidara yönelik tepkisel bir eylemdir. Keyfiyetten değil haksızlıktan doğar. Haksızlık, direnme hakkına yol açar" satırlarıyla başlayan kitapta, dünyanın dört bir yanından itaat etmeyen ve hatta ettirilemeyen isimler, çok bilinen isimlerden seçilmemeye çalışılmış. Türkiye'den bir itaatsiz kişi seçin diye sorulacak olursa acaba kaçımız ilk vicdani retçi Tayfun Gönül'ü söyler ki? İşte bu kitap, Tayfun Gönül'ün de kitabıdır.

"İtaatsiz Portreler’de bu çağrıya katılan itaatsizleri bulacaksınız. ‘Doğa ve Tanrı’nın birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini’ iddia ettiği için Kilise tarafından yakılan rahip Giordano Bruno’yu; ‘fazla modern’ olduğu gerekçesiyle Kahire Üniversitesi’ne kabul edilmeyen feminist Düriye Şefik’i; komünist avının zirveye çıktığı McCarty döneminde kara listeye alınan müzisyen Pete Seeger’ı; on beş yıl hapislikten sonra Uruguay devlet başkanlığına seçilen Tupamaros gerillası Jose Mujica’yı; Türkiye'nin ilk vicdani retçisi Tayfun Gönül'ü; ormanların yok edilmesini iki yılı aşkın bir süre bir kızılağacın tepesinde yaşayarak protesto eden Julia Butterfly Hill'ı; ‘yalnızca açgözlülükten gözü dönmüş biri, arkadaşına istediği kopyayı vermez’ diyerek Jurnal Storage adlı sistemden dört milyon makaleyi indirip ücretsiz kullanıma sunan hacker Aaron Swartz’ı ve iktidarın keyfiyetini aşan diğerlerini…"

Zaman ve mekân farkı gözetmeksizin, aynı sesin, aynı çığlığın sahipleri, hem de itaatsizliği edebi ve felsefi anlamda dolduracak sözler ve öykülerle bir yerde toplanırsa o satırların altı çizilir.

Sınırlar Arasında: İnsanlık Dramından İnsanlık Sınavına...

“… sivil toplum kuruluşları, Aşkale’de tutulan 80 kadar mültecinin, Reyhanlı, Cilvegözü sınır kapısından Suriye’ye sınır dışı edilerek, Ahrar-uş Şam Örgütüne teslim edildiğini…”
"Kampta 30 hareketli, 55 sabit kamera bulunduğu, hareketli kameralardan 8’inin, sabit kameralardan 6’sının arızalı olduğu ve (çocuklara dönük cinsel) istismarın arızalı kameralar bölgesinde meydana geldiği belirlenmiştir.”

“Sığınmacı kampında temizlik işçisi olarak çalışan E.E. isimli şahıs 8 ile 12 yaş arasındaki çocukları 1.5, 2-3-5- TL karşılığında kandırarak cinsel istismarda bulunuyor.”

Bu satırlar çok yeni bir çalışmadan alındı. Çalışmanın ismi “Sınırlar Arasında, İnsanlık Dramından İnsanlık Sınavına”. CHP Göç ve Göçmen Sorunlarını İnceleme Komisyonu 10 aylık bir çalışma sonucunda, içinde çarpıcı bilgilerin, tespit ve önerilerin olduğu bir rapor hazırladı. Rapor, Tekin Yayınevi tarafından kitaplaştırıldı. Kitabın bir diğer önemli özelliği ise gelirinin tamamının mülteci çocukların eğitimine ayrılacak olması.

Kitap, göçmenlik ve mültecilik konusunun en sık dile geldiği Türkiye’nin hem fotoğrafını çekmiş hem de bu fotoğraf üzerinden analizlerle beslenmiş. Göçmenlik ve mültecilik üzerine temel kavramlarla giriş yapılan kitapta; özellikle Suriye’de yaşanan olaylar sonrası için göçmenler ve mültecilerle ilgili durum hukuk, insan hakları, ekonomi, güvenlik boyutlarında ayrıntıyla ele alınmış.
Kitaptaki en çarpıcı bölümlerden biri, CHP Göçmen Komisyonu’nun İzmir, Muğla, Yozgat, İzmir-Seferihisar, Malatya Beydağı ve Nizip’te gerçekleştirdiği saha çalışmalarının notlarına dayanan 7. bölüm. Burada mültecilik ile ilgili, bildiklerinizi unutturan türden gerçeklerle yüzleşiyorsunuz.
 İşte tüm bu 7 bölümlük çalışma bir temel olarak ele alınmış ve 8. bölümde CHP’nin göç ve mülteci konularındaki önerileri sınıflandırılarak tek tek sıralanmış. En esaslı öneri ise hiç şüphesiz Göç ve Entegrasyon Bakanlığı kurulmasıdır.

Ülkemizdeki sayıları 3 milyonu bulan mültecilerin, bazıları Avrupa, bazıları da savaş sonu ülkesine geri dönme hayali kursa da çok önemli bir kısmının Türkiye’de kalıcı olacağı açık. CHP’nin komisyonu, bu gerçeği göz önünde bulundurarak önerilerini sıralamış. Yine hak ihlallerinin önüne geçecek düzenlemeler, mülteci kadın ve çocukların sömürülmesinin önüne geçilmesi için alınacak önlemler, dış politika, ekonomi, sağlık, hukuk, güvenlik konularında da öneriler tek tek sıralanmış.
Kitap, CHP adına ciddi bir boşluğu doldurmakla birlikte; bir siyasi partinin böyle sıcak ve önemli bir konuya bakışını bu konuda çalışmalarını sürdüren sivil toplum kuruluşları, uzmanlar ve akademisyenlere sunması açısından dikkate değer niteliktedir.

Kitabın hazırlanmasında CHP’nin Genel Başkan Yardımcıları olan Veli Ağbaba ve Zeynep Altıok’un yanında; milletvekilleri Mustafa Balbay, Nurettin Demir, Selina Doğan, Muharrem Erkek, Özcan Purçu, Sezgin Tanrıkulu ve Elif Doğan Türkmen yer almış. Komisyonun ve kitabın hazırlanması aşamasının koordinasyonunu Kıvanç Özcan sağlamış ve Emre Caner, İnan Gedik, Fatma Genç, Hüseyin Can Güner, Dilek Kumcu, Eren Murat, Nilüfer Nurgül Özdemir, Hüseyin Özyurt, Özlem Ergenç, Ali Mert Taşcıer ile Bülent Sinan Tanguç katkı sunmuş.




AKP Nasıl Yönetti...

İçinde bulunulan ya da yakın zamana dair analiz yapmak hem zor hem de risklidir. Çünkü; hem sürecin devam etmesi ve/veya etkilerinin tam olarak ortaya çıkmamış olması hem de değişimin devam etmesi olasılıkları vardır. Hele bu çalışmalar siyasi ve ekonomik temelli konuları kapsıyorsa bu riskler büyümektedir. İşte Ankara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nden Doç. Dr. Barış Övgün'ün derlediği "AKP Nasıl Yönetti" kitabı, bu riskleri göze almış ve yakın zamana ışık tutacak, bu konularda merak sahibi olanlara ya da çalışacaklara kaynaklık yapacak bir eser olmuş.

Süreç olarak 2002-2015 arasını kapsayan kitap için en temel tespit, “akademik bir kadro tarafından hazırlanmış olsa da ihtiyaç duyan ve konu-süreç anlamında merak duyan herkese hitap edebilir” olmasıdır.

Kitap, subjektif bir kavram olan reform kavramı çevresinde biçimlenmiş. Buradaki sübjektiflik, reforma yüklenecek “iyi” ya da “kötü” nitelemesinden kaynaklanıyor. Zaten kitap, bilimsel ölçüt mantığıyla "AKP kötü yönetti" ya da "iyi yönetti" gibi bir sonuca varmıyor. Böyle bir amacı ve kaygısı da yok. Gerçekten AKP'nin nasıl yönettiği sorusunun yanıtını arıyor. Örneğin; bu süreçte katılım konusunun ayrıntıyla işlendiği bölümde, AKP'nin katılım politikası küreselleşme, yerelleşme, yönetişim, e-devlet gibi kavramlar ışığında değerlendirilmiş. Başka bir ifadeyle 2002-2015 arasında katılım konusunda yaşanan dönüşümün iyi mi yoksa kötü mü olduğu okuyucunun takdirine, bakış açısına ve hatta ideolojisine bırakılmış. Yine benzer bir örnek esnekleşen ve devlet memurluğu kapsamından çıkarılan kamu personeli bölümü için de geçerli. Memuriyetle ilgili rakamlar, yasal değişiklikler, kavramsal değişim ve uluslararası gelişmeler bu bölümde verilmiş. Bu durumun iyi mi kötü mü olduğunu okuyucu değerlendirecek. 2002-2015 sürecinde en çok tartışılan konulardan olan "merkezileşme mi yerelleşme mi" tartışmaları da okuyucunun süzgecinden geçmeye uygun biçimde işlenmiş. Merkezileşme ve yerelleşme konularında ayrıntılı bilgiler verilmiş ve daha önemlisi 2002-2015 arasında “söylemde yerelleşme uygulamada merkezileşme” içeriği net ve sade olarak vurgulanmış.

Kitap güncel gelişmeler, rakamlar ve basın yayın organlarından verilen haber örnekleriyle şu konuları işlemiş: Katılım, personel, denetim, yerelleşme-merkezileşme, bölgeselleşme ve yerel yönetimler reformu. Barış Övgün'ün derlediği kitaba Erol Uğraş Öçal, İlkay Tosun, İmren Pınar Dülgar, Meryem Çakır Kantarcıoğlu, Recep Fedai, Şulenur Özkan Erdoğan yazdıkları bölümlerle katkı sunmuş.

6 bölüm ve 288 sayfadan oluşan kitap, Nika Yayınevi tarafından basılmış. Her bölüm bitiminde "sonuç" kısımları olsa da kitabın tamamı bittiğinde okuyucunun zihninde ayrı ve geniş kapsamlı bir sonuç bölümü beliriyor.

İyi okumalar…


Prof. Dr. Tayfur Özşen Anısına 70. Yaş Armağanı...

Başta Ankara olmak üzere pek çok ilde bu aralar bir kitap konuşuluyor. Yerel Yönetim Araştırma Yardım ve Eğitim Derneği (YAYED) tarafından, Mülkiyeliler Birliği’nin katkılarıyla basılan “Prof. Dr. Tayfur Özşen Anısına 70. Yaş Armağanı” satışa sunuldu.

1943 yılında Adana’da doğan Özşen, bürokrat kökenli bir akademisyendi. 2006 yılında Mersin’de vefat ettiğinde, Mersin Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölüm Başkanı ve İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanlığı görevini sürdürmekteydi. Öğrencileri ve asistanları Aytül Güneşer Demirci, Esra Ergüzeloğlu Kilim ve Esra Dik editörlüğünde hazırlanan kitap, akademik yaşamın çok sayıda ünlü ismini bir araya getirdi.

Kitap iki bölümde temellendirilmiş. Bunlardan birincisi “anılar”, ikincisi ise “makaleler...”.
Anılar kısmında bürokrasideki arkadaşları, kaymakamlıkları esnasında beraber çalıştığı ilçedeki kişiler, aile yakınları, akademideki arkadaşları ve öğrencileri tarafından kaleme alınan anılar kısmında oldukça duygusal ve ilginç anılar yer almakta. Öykü kıvamında çok sayıda anı, makaleler için kitabı alan birisine “bonus” niteliğinde zevkli bir okuma sunuyor.

Kitabın ikinci kısmı makalelerden oluşmakta. 60 kişilik Bilim Kurulu’nun görev alarak değerlendirdiği makaleler, özellikle akademisyenler ve akademik çalışma yapan kişiler için oldukça önemli içeriklere sahip. Oğuz Oyan, Birgül Ayman Güler, Oktar Türel, Bilsay Kuruç, Cihan Dura, Ruşen Keleş, Turgut Tan, Cevat Geray, Anıl Çeçen ve daha pek çok ismin yazılarının yer aldığı bölümde; küreselleşme, neo-liberalizm, planlama, Atatürk dönemi çeşitli uygulamalar, Anayasa Mahkemesi, kentleşme, çevre, yerel yönetimler, göçmenlik, yoksulluk, bürokrasi, personel yönetimi, KİT’ler, Kamu Denetçiliği Kurumu, üniversiteler üzerine yazılmış bilimsel makaleler bulunuyor.

Oldukça zengin bir içeriğe sahip olan kitaba katkı sunan isimler ise şöyle:
"Bilsay Kuruç, Metin Kazancı, Turgut Tan, Aydemir Ceylan, Ümit Özşen, Haluk Özşen, Zeynep Gül Özşen, Nedim Şahhüseyinoğlu, Hasan Gül, Hasan Aslan, İlyas Erdoğan, Gazi Baykaler, Ender Özbek, Uğur Ömürgönülşen, M. Kemal Öktem, Ezgi Seçkiner, Mete Yıldız, Zehra Aşık, R. Savaş Sönmez, Erşen Akar, Sudi Kocaimamoğlu, Ali Mert Taşcıer, R. Tayfun Dilçin, Mehmet Uçar, Öcal Beningtan, Hüseyin Taş, Ömer Ekşi, Haluk Bilgesay, Sabahat Şükriye Durukan, Ahmet Eroğlu, Yiğit Gökbel, Sinan Sönmez, Oğuz Oyan, Hüseyin Mualla Yüceol, Oktar Türel, Ozan Zengin, Serdar Şahinkaya, B. Ali Eşiyok, Ali Somel, Cengiz Ekiz, Erdem Yazgı, Yahya Can Dura, Cihan Dura, Esra Ergüzeloğlu Kilim, Yılmaz Kilim, Ruşen Keleş, Cevat Geray, Koray Karasu, S. Ulaş Bayraktar, Ali Ekber Doğan, Bediz Yılmaz, Hacı Kurt, Firuz Demir Yaşamış, Birgül Ayman Güler, Nuray Ertürk Keskin, Esra Dik, Sabrina Kayıkçı, Aytül Güneşer Demirci, İpek Özkal Sayan, Hasan Engin Şener, İsmail Çağrı Doğan, Ahmet Hamdi Aydın, Sibel Gök, Tuğba Yolcu, Tunç Tayanç, Serap Kademli Erkut, Güngör Aydın, Anıl Çeçen, İsmail Bircan ve Dursun Gökdağ."


Merdivende Üç Şair...

“En fazla bir yıl sürer/ yirminci asırlılarda/ ölüm acısı”… Nazım’ın tartışmaya oldukça açık dizeleriymiş aslında. Ölüme alışmak belki; ama, ölüm acısı tarihe mal oluyormuş, tıpkı tarihe mal olup vicdanlarda, belleklerde zaman aşımına uğramayan davalar gibi.

Yine 2 Temmuz geldi. 20. asırlılardan önemli bir kısmı için aynı acı 21 yıl sonra da burun direklerini sızlatacak.

Sivas Madımak Oteli’nin merdivenleri. Saat 15.00 civarı. Merdivende bir süre sonra 30 arkadaşı ile aynı yazgıyı paylaşacak 3 aydınlık isim. Metin, Behçet, Uğur. Fıkralar anlatılıyor, sohbet ediliyor. Yaklaşan ölüme inat. Hangisi hayatta kalacaksa diğerlerinin şiirini yazma sözü veriyor. Birbirleri için yazacak olanak olmuyor belki; ama, Uğur’un yanından hiç ayırmadığı deri çantasında, yazdığı son şiir çıkıyor.

Merdivende oturan üç şairden Türkçe’nin filozof şairi Metin Altıok’un elindeki saplı süpürge karanlığı, ölüm korkusunu süpürmüş ve görevini yapmanın yorgunluğuyla boynunu bükmüş gibi duruyor. Uğur Kaynar’ın şiirlerinde sıklıkla işlediği aşk, yalnızlık, hüzün, merdivenlerde otururken verdiği poza da yansımıştı. Eli çenesinde, düşünceli. Behçet Aysan ise sevgi, eşitlik ve barış üzerine kurulu bir dünya şiirlerini inançla ince bir sopa yapmış, yaslanmış ve fotoğrafın azizliği olsa gerek, gözleri kapalı kalmış.

FOTOĞRAFIN BİR DİĞER FİGÜRÜ
Ve o fotoğrafın aslında pek konuşulmayan, anlamlı bir diğer figürü: Yangın tüpü... Tutulmayan sözlerin, “hayırlı olsun” temennilerinin ve katliam savunucularının dokunulmazlık zırhıyla ödüllendirilmesinin temsilcisi olarak orada duruyordu sanki işe yaramaz yangın tüpü.

O fotoğraf, Kırmızı Kedi Yayınlarından 2012 yılında çıkan ve Orhan Tüleylioğlu’nun hazırladığı “Merdivende Üç Şair” isimli kitabın hem konusu hem özetidir. Belleklere farklı biçimde kazınmasına yardımcıdır kitabın kapağında yer alan o fotoğraf.
Çoğu aynı fotoğraftan kök alan kitaptaki katkı yazıları, kitabın niteliğine de katkı sunmuşlar. Bizzat katliama tanık olan ve kurtulan Ali Balkız, Asaf Koçak’ın katliam yaşanmadan önce çizdiği ışık huzmesinin kaynağına doğru ateş eden bir yobaz karikatürüne hatırlatma yapmış. Zerrin Taşpınar ise hem merdivende üç şair fotoğrafının tanığı hem de bir başka pozda onlara eşlik eden kişi ve Asım Bezirci ile son sohbetlerini gerçekleştirmiş biri. Tarihin ağır yükü, anı olarak kalemine yüklenmiş, Merdivende Üç Şair kitabında satırlara dökülmüş.

Yaşanan acının herkes kendince tarifini yapabilir. İçinde yaşayanlar, tanıklar; ama, kimse onlar kadar yapamaz. Çünkü, o acıyı onlar kadar kimse yaşayamaz. Zeynep, Eren, Elif ve Ezgican… Metin, Behçet ve Uğur’un evinden isimler. Soyadlarını ve acılarını taşıyanlar. Zeynep de o acıyı “yok alışamıyorum!” diye özetlemiş zaten. Eren’in gözünde de o fotoğraf var. Her aklına geldiğinde aklını yerle bir eden ve “binlerce sığırcığın hızlı hızlı kanat çırparak havalandığı ve onların çığlıklarını duyduğu” hissini veren o fotoğraf. “Artık genç ölüm görmek istemiyorum, elinden geleni yap baba” diye seslendiği fotoğraf…

Katliamdan sağ kurtulan gazeteci yazar Battal Pehlivan, tarihe geçecek bir iş yaptığını biliyor muydu? Bilemiyoruz. Merdivende şairlerin fotoğraflarını çeken Pehlivan, katliamdan yedi ay sonra bir panelde kalp krizi geçirerek yaşama veda etmişti.

Kitabın giriş kısmının hemen ardından şairlerin yaşam öykülerini anlatan kısa yazıları ve anıları, şiirlerinden seçmeler takip ediyor. Kendi yaşamlarıyla anlam yoldaşlığı yapan şiirleri. Kitaptaki şiirler sadece bunlarla sınırlı değil: “Kucaklıyor beni Metin Altıok/ ‘Aldırma’ diyor gülerek” dizeleri Ataol Behramoğlu’ndan. “Ey kendi kendinin sürgünü Metin Altıok” dizesini tekrarlamış üç ozanın da dostu Attila Aşut. Ve daha ötesi; Aydın Şimşek, Semih Çelenk…

"CEHENNEM ATEŞİ İŞTE!”
“Allah’ım bu senin ateşin, Cehennem ateşi işte!” çığlıkları, hâlâ kulaklarımızdadır. İlhan Taşçı için de geçerli bu. 6 ay önce katledilen Uğur Mumcu’nun arkasından haykırılan seslerden çok farklı bu seslerin yaşandığı ortamı ise ancak “cehennem” sözcüğü özetler. Mecit Ünal ise “Türk şairinin portresidir” dediği o fotoğrafın çekildiği merdivenleri “Odesa Merdivenleri” kadar önemli bulur.
Sitem eksik olur mu Sivas’a. “Sanatçısı ne kadar yalnız bu toplumun” derken Erendiz Atasü, aslında bu sitemi döker sözlere. Peki ya zaman insanlık suçunda aşıma uğrar mı? Onur Caymaz vermiş yanıtını.

Metin, Behçet ve Uğur’u anlatmak, şiiri anlatmaktır. Buna olan inançtır Öner Yağcı’ya “şiirsiz bir dünyanın anlamı ve değeri yoktur, şiirsiz bir dünya düşünülemez” dedirten.
“Tarih: 2 Temmuz 1993. Gün: Cuma. Yer: Sivas’tı. Fotoğraftaki üç insan. Üç şair. Üç aydın kişi. Son kez yan yana gelmişlerdi.”

Sivas katliamını farklı pencerelerden farklı kalemlerden okumanın ismidir Tüleylioğlu’nun hazırladığı “Merdivende Üç Şair” kitabı.

“Merdivende Üç Şair”e katkı sunanlar: A. Adnan Yazar, A. Aydın Doğan, Ahmet Erhan, Ahmet Özer, Ahmet Say, Ahmet Telli, Ali Balkız, Ataol Behramoğlu, Attila Aşut, Aydın Şimşek, Balçiçek İlter, Elif Kaynar Yavuz, Emin Özdemir, Eren Aysan, Erendiz Atasü, Ezgican Kaynar, Günay Güner, Haydar Ergülen, Hidayet Karakuş, Hikmet Çetinkaya, Hüseyin Atabaş, Işık Kansu, İlhan Taşçı, Kanat Atkaya, Mecit Ünal, Metin Cengiz, Metin Demirtaş, Metin Turan, Müslim Çelik, Oktay Akbal, Onur Behramoğlu, Onur Caymaz, Öner Yağcı, Rengin Arslan, Semih Çelenk, Şenal Sarıhan, Tolga Çandar, Turgay Fişekçi, Yıldırım B. Doğan, Zerrin Taşpınar, Zeynep Altıok Akatlı, Zeynep Oral.

Ermeni Sorununu Anlamak 2

 Ermeni Soykırımını CHP Yaptı

Uluslararası hukuk konusunda yapılacak çalışmalar için en önemli argüman, Malta yargılamasıdır. Maalesef, okullardaki tarih kitaplarında “Malta sürgünleri” diye Ermeni olaylarıyla bağlantısıyla ele alınmadan “ezberletilen” bölümler, kuru laf kalabalığından öteye gidemiyor. Oysa Gürkan eserinde bu konuya ayrıntıyla yer veriyor (Bu arada Uluç Gürkan’ın Malta Yargılaması isimli eseri de Kaynak Yayınlarından yakın zaman önce çıktı). Gürkan özetle şunları söylüyor:

·    Malta’ya Uzanan Süreç: İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe, İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na 2 Ocak 1919’da başvurarak Ermenilere acımasızca davrandığı gerekçesiyle suçluluk karinesi olan Türklerin acilen tutuklanmaları için yetki istemiştir. İngiliz Yüksek Komiseri Padişah Vahdettin ve Tevfik Paşa Hükümeti, “siyasi düşman” saydıkları İttihat ve Terakki Komite üyelerine karşı harekete geçmeye hazırdır. İngiliz kontrol ve nüfuz bölgeleri dışında kalan Türklerin yargılanması Malta’da yapılacaktır. İngiliz Yüksek Komiseri, sürekli olarak tutuklanacak kişi listesini Osmanlı Hükümetlerine iletmektedir. Tutuklananlar; ateşkes koşullarına uymamak, ateşkes koşullarının uygulanmasını tehlikeye düşürmek, İngiliz komutanlarına ve yetkililerine saygısızlık, esirlere kötü muamele, Türkiye’deki ve Kafkasya’daki Ermeniler ile Osmanlı tebaası diğer ırklara zorbalık, yağmaya karışmak ve mülkiyete saldırı, savaş yasalarının ve geleneklerinin diğer ihlalleri başlığında yedi gerekçeyle yargılanmak istenmektedir. Osmanlı Hükümeti tarafından, 31 Ocak 1919’da 40 kadar İttihat ve Terakki’nin önemli yöneticisi tutuklanmıştır.

·    Fransa’nın Malta Planını Benimsememesi Ne Demektir: Soykırım vardır diyenlerin önemli iddiası, Fransa’nın destek vermemesi nedeniyle Malta’da ciddi bir yargılanmanın yapılamadığı üzerinedir. Oysa o dönem İngiltere-Fransa çekişmesinin açıklaması emperyalist reflekstir. Zira ilerleyen yıllarda aynı Fransa sorun konusunda önemli aktör haline gelecektir. Kaldı ki Fransa’nın Malta konusunda çekimser tutumu İngilizleri engellememiştir. Malta planı kısa süreliğine ertelense de sonucunda uygulanmaya devam edilmiştir.

·    ABD, Elimizde Belge Yok Diyor: İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği görevlilerinden Sir Harry Lamb, ABD’lilerin elindeki malzemenin hukuki değer taşımadığını ileri sürmüştür. Türklerin Ermenileri katlettiğini ileri süren Amerikan Büyükelçisi Morgenthau’nun yerine atanan Amiral Bristol, Amerikan Yabancı Misyon Komiserleri İdare Heyeti’ne yazdığı mektupta, Türklerin Ermeni Kırımı yaptığı yolundaki raporlar ile haberlerin “kesinlikle yanlış” olduğunu vurgulamıştır. Ayrıca; İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 16 Mart 1921’de Washington Büyükelçiliği’ne “Ermenilere ve diğer Hıristiyanlara kırım” gerekçesiyle yargılanmasını istediği Türklerin adını gönderir ve bu kişilerden herhangi biri aleyhinde Amerika Hükümeti’nden ivedi kanıt istemişse de Malta’da tutuklu bulunan Türkler aleyhine kanıt olarak kullanılacak bir belge olmadığı yanıtını almıştır.

·    İstanbul Hükümeti ve İngilizlerin İşbirliği: İstanbul Hükümeti, İttihatçılardan kurtulmak ana amacıyla İngilizlerle işbirliği yapmıştır. Doğal olarak, İngilizlerin Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı’na karşı saldırıları arttıkça, insan avı ve sürgüne yollananların sayısı da artmıştır.

·    Malta, Uluslararası Geçerliliği Olan Bir Mahkemedir: Malta yargılaması, Sevr Antlaşması’nın 230 ve 231. maddelerine dayanılarak oluşturulmuştur. Uluslararası yetkinliği, Milletler Cemiyeti’nde yapılan atıflarla kabul edilmiş, bir İngiliz Kraliyet Başsavcılığı soruşturmasıdır.

·    İngiltere, “Hukuki Dava Açılamıyorsa Siyasi Dava Açın” Diyor: İngiltere Hükümeti, Kraliyet Başsavcılığı’nın hukuki dava açılamayacağı yolundaki görüşüne karşı, “hukuki bir dava açılamıyorsa siyasi dava açın” (İngiltere arşivi: FO 371/6504/E.8745 kayıtlı belge) talimatı vermiştir.

·    Malta, Takipsizlikle Sonuçlanıyor: Başsavcılık, 29 Temmuz 1921’de Dışişleri Bakanlığı’na oldukça uzun bir yazı gönderir ve Lord Curzon’ın 31 Mayıs 1921 tarihli “siyasi dava açılması” talimatını reddeder. Yazıda Malta tutukluları siyasi değil, “yarı siyasi suçlu” olarak nitelendirilir. “Kanıt bulunamadığı ve bulma olanağının da kalmadığı” nedeniyle kovuşturma yapılamayacağı, “eldeki bilgi ve belgelerin suçlamalar için hukuk mahkemesinde kanıt değeri taşımayacağını, dolayısıyla kimsenin bir hukuk mahkemesi önünde cezalandırılmasının mümkün olamayacağı” belirtilmiştir. Dolayısıyla tutuklu sanıklar, bir “rehine” olmuştur.

·    Esir Değişimi, Malta’daki Takipsizlik Kararı Üzerinedir: Malta’da verilen takipsizlik kararı sonucunun kesin olduğu anlaşılınca, rehineleri elde tutmanın zarar vereceği düşünüldüğünden esir değişiminin doğru olacağı kararına varılmıştır. Malta’daki tüm Türk tutuklular, 25 Ekim 1921’de gemiye bindirilmiş ve 31 Ekim 1921’de İnebolu’dan Türkiye’ye teslim edilmiştir. Türkiye’deki İngiliz esirler ise 2 Kasım 1921’de işgal altındaki İstanbul’a gönderilir.

·    Lozan ve Malta İlişkisi: Malta yargılamasını sulandırmak isteyenler, Malta’da tutulanların Lozan ile serbest bırakıldığını, başka bir deyişle Türkiye’nin başarılı savaşı sonucu affedildiklerini, yargılanmadıklarını ileri sürerler. İngiliz Kraliyet Başsavcılığı’nın kovuşturmaya yer olmadığı kararı 29 Temmuz 1921’de verilmiş, Lozan ise 24 Temmuz 1923’te imzalanmıştır. Aralarında 2 yıl vardır. Malta’dakiler içinde Ermeni katliamı iddialarıyla tutulan İttihat ve Terakki Partisi yöneticileri Ekim 1921’de serbest bırakılmıştır.

·    Malta Yargılaması 1948 BM Sözleşmesi Öncesidir: Bu tez, soykırım savunucuları tarafından sıklıkla dile getirilmektedir. Öncelikle şunu söylemek gerekir: Yahudi Soykırımı yargılamasını yapan Nürnberg yargılaması da 1948 BM Sözleşmesi öncesidir. Ayrıca, 1948 ve 1949 Sözleşmeleri ile Protokolünün de kabul ettiği gibi, insan haklarına yönelik bir eylem ya da işlemin geriye yürütülebileceği karar altına alınmış, uluslararası hukuk alanında, 1915 Olayları üzerine uluslararası yetkinliği tanınmış bir yargı organının verdiği bir “soykırım, kırım” kararı bulunmamaktadır. Tam tersine, böyle bir sistematik yok etme sürecinin işlemediğine dair uluslararası yetkinliği tanınmış, dönemin Malta’da Askeri Başsavcılığının verdiği takipsizlik kararı vardır. Ancak, yine uluslararası geçerliliği tanınmış Nürnberg Mahkemeleri özelinde böyle bir soykırım kararı bulunmaktadır. Bu karar bir hukuk ve adalet belgesidir. Dolayısıyla, Malta ile Nürnberg’i, “Ermeni Soykırımı” iddiasıyla Yahudi Soykırımı’nı karşılaştırmaya dair karşı çıkışın belgeleridir bunlar. Aslında bu tartışma zemininde ilerlemek yanlış değildir. Bir tarafta uluslararası yargıda “soykırım, kırım” yapmadığına dair belgesi Malta’da verilmiş insanlar, diğer tarafta ise Nürnberg’de soykırımı hukukla belgelenmiş bir Nasyonal Sosyalist Parti yöneticileri ve komutanları vardır. Malta ve Nürnberg, hukuksal süreç açısından birbirine çok benzerken, hukuksal sonuçlar bakımından elimizi güçlendirecek bir belgeyi gün yüzüne çıkarmıştır. Soykırıma hükmedebilecek tek organın uluslararası yetkinliği tanınmış mahkemeler olduğu gerçeğinden hareketle, Malta, “soykırım, kırım” olmadığının belgesidir.

TEHCİR VE SONRASI
Büyük acılara ve ölümlere neden olan süreçlerden biri Ermenilerin tehcir edilmesi kararı sonrasında yaşanmıştır. Tehcir iyi bir olay değildir, bu kararı almak ve almak zorunda bırakılmak da üzücüdür.

·     Tehcir Kararı Neden Alınıyor: Bu aşamada Doğu Lejyonu’nun kuruluşu ve 1915 Mayıs ayında Çukurova Zeytun bölgesinde başlattıkları isyanı unutmamak gerekir. İsyan bastırılmaya çalışılırken, bölgede yaşayan Ermeniler Fransa’dan yardım istemiştir. 1915’in savaş koşullarında her şeyden önce “güvenlik sorunu” bulunmaktadır. Zira I. Dünya Savaşı ile birlikte Ermeni isyanı başlamıştır (30 Ağustos 1914’te Zeytun’dan sonra Kayseri, Bitlis, Erzurum, Elazığ, Diyarbakır, Sivas, Trabzon, Ankara, İzmit, Van, Adapazarı, Bursa, Adana, Halep, İzmir ve Canik’te ayaklanmalar çıkmıştır). Anadolu’nun dört bir yanında Ermeni grupları Osmanlı Devleti’ne karşı mücadeleye girişmiştir. Bu mücadele, Ruslarla ile Doğu Cephesi’nde işbirliğine dönüşmüştür. Van’ın (Van isyan merkezi olarak planlanıyordu) işgali de süreçte unutulmamalıdır. Ruslar Van’a doğru harekete geçince, Ermeniler yolunu açmak için şehrin birçok yerini ateşe vermişler ve ayaklanma başlatmışlardır. Müslümanlar kaçarak 7 Nisan 1915’te Van Kalesi’ne sığınmıştır. ABD’de yayınlanan 24 Mayıs 1915’te Ermeni Gochnak Gazetesi, Van’da 1500 Türk’ün kaldığını, gerisinin öldürüldüğünü yazmıştır. Bu koşullar altında kimi bölgelerde Müslüman ahalinin Ermenilere kin beslediği ve saldırdığı doğrudur. Van işgali tehcirin en önemli nedenidir. Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni, 1923’te Taşnak Partisi’nin Bükreş’teki toplantısına sunduğu raporda şunları yazmıştı: “Türklere karşı ayaklandık. Türklerle savaştık. Öldük ve öldürdük. Yedi cephede savaşan Osmanlı ordularına silah ve mühimmat götüren birliklere saldırdık. 1915 Yaz ve Sonbahar döneminde Türkiye Ermenileri zorunlu bir tehcire tâbi tutuldu. Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır. Bu yöntem en kesin ve uygun olanıydı.”

·     Tehcir Tüm Ermenileri Kapsamıyor: 27 Mayıs 1915’te Ermenilerin savaş cephesinden, ülke içinde savunmaya bir tehdit oluşturmayacak diğer bölgelere gönderilmeleri için tehcir kararnamesi çıkarılmıştır. Daha sonra bu kararname huzursuzluk içinde olan diğer şehirleri de kapsayacak biçimde genişletilmiştir. Tehcir tüm Ermenileri kapsamamıştır. Ruslarla aynı kiliseye bağlı Ortodoks Ermeniler hedef alınmış, Katolikler kapsam dışı tutulmuştur. Protestan Ermenilerden Ağustos başına kadar tehcir edilmeyenlerin de tehcirinden vazgeçilmiştir.

·     Ermenilere İyi Davranın Telgrafları: Yiyecek konusunda “yer değiştiren Ermenilere, gönderdikleri bölgelere kadar gerekli yiyeceklerin temini, muhtaç olanlara yiyecek masraflarının göçmen tahsisatından yapılması” telgrafı çekilmiştir. Güvenlik, düzen, istirahat için tedbirler alınması, aciz ve fakir olanlara yardım edilmesi, her gün doktor kontrollerinin yapılması, lohusa kadınların ve çocukların sıhhatlerine özellikle dikkat edilmesi konularında yerel yöneticilere çekilen telgraflar arşivlerde kayıtlıdır. Bunlara uyulup uyulmadığı farklı bir tartışmanın konusudur ve yukarıda bahsedilen yargılamalar, tam da bunlarla ilgilidir.   

·     Tehcir olayı, 1948 BM Sözleşmesi kapsamında tartışılacaksa mutlaka ilgili Cenevre Sözleşmeleri de kapsama dahil edilmelidir.  

ERMENİ SOYKIRIMINI CHP YAPMIŞTIR(!)
“…tehcir gibi gayr-ı insani sonuçlar doğuran hadiselerin yaşanmış olması…” sözleri, Başbakan’ın 23 Nisan 2014 tarihli taziye mesajından. Yaşanan her gayr-ı insani olay, yaşayanların kökenine bakılmaksızın ayıplanmalıdır. Bir kişinin yaşamını kaybetmesi, o kişinin yakınları açısından düşünülmeli ve o acı böyle hissedilmeye çalışılmalıdır. Zarar gören kişinin “öteki”, “suçlu” gibi görülmesi de acıya hiçbir zaman meşruiyet kazandırmaz. İnsan olmanın gereğidir bu. Siyasi sonuçları olan olaylar -araya devlet aygıtının ve işleyişi girdiği için- farklı biçimlerde ele alınmaktadır. Ermeni sorunu konusu tam da böyledir. Başbakan’ın mesajı bu kapsamda görülmelidir.
Ülkemizde “Ermeni Soykırımı vardır”, “soy olmasa bile kırım vardır” diyen muhafazakârların son yıllarda artışı, onların birden insaniyete gelişiyle açıklanamayacak kadar siyasidir. Aynı zamanda bu kişilerin, “Osmanlı Devleti, Osmanoğulları değil, İttihat ve Terakki yaptı bu olayı. Onlar suçlu bulunmalı ve cezalandırılmalıdır. Hatta, Yahudi Soykırımı’nda Almanya değil, Hitler ve Naziler cezalandırılmıştır!” tezleri, sanırım önümüzdeki yıllarda uzun boyutlu tartışacağımız konuların başında gelecek. Vahdettin ve Damat Ferit, İttihat ve Terakki yöneticilerinin yargılanması için var gücüyle çalışmıştı. Oradan başlayarak, Başbakan da aynı yöntemi kullanır mı bilemiyoruz. Yalnız bilinen bir şey var ki Başbakan “İttihat ve Terakki yöneticilerinin yaptığı katliamdır bu olay. İttihat ve Terakki kimdir, CHP’nin fikir babasıdır. Yani Ermeni katliamını CHP’lilerin fikir babaları yapmıştır. Zaten CHP’liler de…” biçiminde bir sav ortaya atarsa şaşırmamak lazım.


Ermeni Sorununu Anlamak 1

2015 Yılının Önemi Fark Ediliyor mu?

Bu yazı gecikmiş bir yazı değildir. Bir eksikliği gidermek gibi bir iddiası ise hiç yoktur. Hakkında o kadar çok yazı çıktı ki “Ermeni Sorununu Anlamak” kitabının, bu yazı sadece bir hatırlatma niteliğindedir.

Uluç Gürkan’ın 2011 tarihinde ilk baskısını yapan kitabının, Başbakan’ın “Ermeni taziyesi” içerikli açıklamasından sonra, üstelik soykırım iddialarının 100. yılına az bir zaman kalması nedeniyle hatırlatılması ihtiyacı doğmuştur. Burada kitabın tanıtımından ziyade, kitabın temel dayanağı olan tezler ele alınırsa Başbakan’ın taziyesi ve Ermeni Soykırımı iddialarına karşı, kitabın alt başlığı olan “önyargıları aşmak ve nefretten arınmak” çerçevesinde hareket edilebilir. Eser aslında nehir söyleşi biçiminde hazırlanmış. Söyleşiyi Serdar Palabıyık yapmış. Yalnız bu söyleşi belgelere dayanan bir nitelikte ve eser, Okay Bensoy tarafından hazırlamış. Peki, kitap ne diyor? Dediklerinin önemi nedir?

2015 YILININ ÖNEMİ FARK EDİLİYOR MU?
2015 yılı, Ermeni Soykırımı iddiaları konusunda bir dönüm noktası. Çünkü; özellikle Ermeni Lobisi, “Soykırımın 100. Yılına” özel hazırlıklar yapmakta. Gelecek sene bu aylarda, Türkiye siyaseten ciddi bir uluslararası kıskacın içerisinde bulunacaktır. Bu konuda ülkemizin sistemli çalışma yaptığına dair kamuoyunda bir algı olmadığı açık. Daha doğrusu yapılan çalışma varsa da kamuoyu ile paylaşılmamaktadır. İlginçtir, Uluç Gürkan devletin bu konudaki yetersizliğini bizzat yaşaması üzerine Ermeni sorunu üzerine çalışma yapmaya başlamıştır.

3 DAKİKADA ERMENİ SORUNU ÜZERİNE TEZ İLERİ SÜRMEK
Türkiye kamuoyu, Ermeni Soykırımı iddialarına ilişkin çok karmaşık, dağınık ve sistemsiz bilgiyle doldurulmakta, doğal olarak ileri sürülen savlar üzerine net ve kısa bir görüş sahibi olunamıyor. Bunun Ermeni Lobisi’nin hâkim yapısıyla ilgisi olup olmadığı, ayrıca araştırma gerektiriyor. Çünkü; bu ülkede “soykırım yoktur, olmamıştır” dediğiniz an “faşist, ırkçı” damgasını kendiliğinden yiyorsunuz. Belgeye dayanarak, üstelik temelde hangi din, dil, ırk, mezhepten olursa olsun, 1 insanın saçının teline zarar gelmesi konusunda hassasiyet göstermeniz yetersiz kalıyor.

Ermeni Soykırımı iddialarına karşı 3 dakikalık özetleme için Gürkan’a başvurmak, yerinde bir hamle olacaktır. Kitap temelinde 3 dakikalık bir özet şöyle yapılabilir:

·    Hukuki Çerçeve: 1948 tarihli BM Soykırım Sözleşmesi’ne göre; bu suç tüzel kişilere değil, gerçek kişilere yönlenmelidir. “Ermeni Soykırımı vardır” iddialarını savunanlar “Türkler ve/ya Türkiye soykırım yaptı” derken, aslında “nefret suçu” işlemektedir.

·    Soykırım Kararını Verecek Yetkili Makam: Soykırım var ya da yok kararını hangi makam verecektir? BM Soykırım Sözleşmesi bunun adresini “yargı organları” olarak göstermiştir. Tarihimizde unuttuğumuz ve “inkılâp tarihi” kitaplarında kopyala-yapıştır biçiminde yer alan eksik-yanlış bildiğimiz Malta Sürgünleri olayı burada karşımıza çıkmaktadır. Sevr Antlaşması’na göre, İttihat ve Terakki yöneticilerinden pek çoğu üç yıla yakın süre “Ermenilerin toplu katliamı” gerekçesiyle Malta’da tutulmuş, Londra’daki İngiliz Kraliyet Başsavcılığı, İngiliz, Osmanlı ve ABD arşivini de araştırarak, “hukuki geçerliliği olan hiçbir katliam/kırım kanıtı bulamamıştır.” Bu nedenle “kovuşturmaya yer olmadığı” hükmünü vererek, Malta sürgünlerini serbest bırakmıştır. Malta Mahkemesi, Yahudi Soykırımı yargılamasının yapıldığı Nürnberg Mahkemesi ile aynı koşullarda çalışmıştır.

·    Tehcir Konusu: Tehcir, 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerinin 1977 tarihli Ek 2 Protokolü uyarınca “askeri gereklilik” kapsamında değerlendirilmektedir. 1. Dünya Savaşı koşullarında, Osmanlı Ermenilerinin isyanı ve Osmanlı topraklarını işgal eden Çarlık Rusyası’nın yanında savaşa katılmaları, Van’ı işgal etmeleri “askeri gereklilik” bağlamında değerlendirilmelidir. Yahudi Soykırımı ile Ermeni iddialarını bir tutanların, Almanya’da Yahudilerin ne isyanı ne de silahlı direnişinin olmadığını unutmamaları gerekir.

“24 Nisan’ın bu yılki yıldönümünde Başbakan’ın taziyede bulunmasının nedenleri nelerdir?” Kamuoyu bu sorular üzerine epey tartıştı. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki taziye dediğimiz kavram için kim, ne ve nerede soruları önemli değildir. Bu nedenle taziyede bulunmanın elbette bir zararı olmadığı gibi, duyguları, acıyı paylaşmak anlamında yararı vardır. Bu taziye hassasiyetinin her alanda, her kesimden insanlara gösterilmesi de ayrı bir gerekliliktir.

“ABD’de, ‘1915 olaylarında ölen Ermenilerin mirasçılarına sigorta şirketlerine dava açma hakkı” veren Federal Temyiz Mahkemesi’nin Aralık 2010’da, bir yıl önce verdiği kararı bozarak aldığı karar ya da Arjantin’de Yargıç Norberto Oyarbide’ın ‘Türkiye 1915-1923 yılları arasında vatandaşı 1,5 milyon Ermeni’yi sistemli bir biçimde yok ederek soykırım suçu işlediğine’ dair kararı soykırımla ilgili uluslararası hukuk kurallarını çiğnemektedir. Evrensel yargı yetkisi, ‘belli bir ülkede işlenmiş olmasına karşın, aslında bütün insanlığa karşı işlenmiş sayılan suçların cezasız kalmasını önlemek için bütün ulusal mahkemelerin yetkisinde bulunan suçların faillerinin, suçun yerine, fail ya da mağdurun vatandaşlığına bakılmaksızın yargılanabilir olması’ anlamındadır. Uluslararası hukuka göre, evrensel yargılama yetkisi hiçbir koşulda soykırım ve savaş suçlarını kapsamamaktadır. 1948 tarihli BM sözleşmesi de uluslararası mahkemelere atıf yapmaktadır. Bu yetki genelde Lahey’deki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’ne özelde ise BM’nin belirleyeceği yerel savaş suçları mahkemesindedir.”  
“Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı 3 Şubat 2012’de Türkiye’yi ilgilendiren çok önemli bir karara imza atmıştır. Almanya, İtalya yerel mahkemelerinde alınan II. Dünya Savaşı sırasında ‘insanlığa karşı işlenen suçlar’ nedeniyle açılan davaların hukuka aykırı olduğunu iddia ederek Divan’a başvuruda bulunmuştur. Divan, Almanya’yı haklı bulmuş ve ‘insanlığa karşı işlenen suçlarda bir devletin eyleminin farklı bir devletin yerel mahkemesinde görüşülemeyeceğine’ hükmetmiştir.” Bu kararın, uluslararası alanda Türkiye açısından önemi büyüktür. Benzer biçimde başka bir karar daha var: “Avrupa Ermeni Derneği ile iki Ermeni kökenli Fransız vatandaşı 10-11 Aralık 1999’da Helsinki’de Türkiye’ye karşı aday üyelik statüsü verilmesi nedeniyle Avrupa Adalet Divanı’nda, Avrupa Birliği Konseyi aleyhine dava açmışlardır. Ermeni Soykırımı tanınmadan Türkiye’ye aday statüsü verilmesini AB hukukuna aykırı olduğunu iddia etmiş, Avrupa Parlamentosu’nun 18 Haziran 1987 tarihli kararıyla Türkiye’nin AB üyeliğinin ‘Ermeni Soykırımı’nı tanıma koşuluna bağladığını’ hatırlatmış ve bu nedenle zarara uğradıklarını söyleyerek tazminat talep etmişlerdir. Divan’da, İlk Derece Mahkemesi 17 Aralık 2003 tarihli kararıyla temyiz sonucunda Dördüncü Derece Mahkemesi 17 Nisan 2004 tarihli kararıyla reddetmiştir. Kararda ‘Avrupa Parlamentosu kararlarının siyasi nitelik taşıdığı, hukuki alanda hiçbir geçerliliği olmadığı’ belirtilmiştir. Karar AB üyesi ülkeleri bağlamaktadır ve emsal niteliğindedir.”

İÇ HUKUKTA YARGILAMALAR YAPILMIŞTIR
Divan-ı Harb-i Örfi adıyla kurulan askeri nitelikteki mahkemeler, tehcir sırasında ihmali olanların yargılanmasını öngörmüştür. İttihat ve Terakki’nin etkinliğinin tam kırılmadığı dönemde, Padişah Vahdettin ve Hükümetler, suçu İttihat ve Terakki’ye yıkarak hem ortamı yumuşatmak hem de İttihat ve Terakki etkinliğini kırmak amacıyla buna sıcak bakmıştır. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, tehcir esnasında ölümlere sebebiyet verdiği gerekçesiyle Yozgat İstinaf Mahkemesi’nde yargılanmış ve suçsuz bulunmuştur. Buna rağmen tekrar yargılanarak Uluç Gürkan’a göre bir hukuk skandalına neden olunmuştur. Hatta, adil bir yargılama olacağını belirten Hâkim Hayret Paşa, idam isteyen başta Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın baskılarına dayanamayarak görevi bırakmak zorunda kalmış, yerine gelen (Nemrut) Mustafa Paşa, üstüne düşeni yapıp, idam kararını vermiştir.
İstanbul’daki mahkeme Enver, Talat ve Cemal için (Mustafa Kemal için de ilerleyen zamanda idam isteyen mahkeme) de idam kararı vermiştir. Bu mahkeme haricinde, genellikle göz ardı edilen olay, 1915-1916 yıllarında İttihat ve Terakki dönemi yargılamalarıdır. 28 Eylül 1915 tarihli İçişleri Bakanı Talât Paşa’nın tezkeresi ile Hükümet, soruşturma komisyonları kurma kararı almıştır. Kararda, sevk ve iskânda yasa dışı yollara sapanların Divan-ı Harb’e verileceği belirtilmiştir. Çok sayıda sancak tespit edilerek, üç heyetin yollanması da kararda yer almıştır. Tehcir bölgelerindeki araştırmalar, soruşturma komisyonlarının verdiği raporlar üzerine 1673 kişi tutuklu yargılanmıştır. Bunlardan 528’i güvenlik, 170’i kamu görevlisiyken, 975’i halktandır. 1916 yılına kadar Divan-ı Harblerde yargılananlara ilişkin verilen kararlar şöyledir: 67 ölüm, 524 hapis, 68 kürek, para, kale hapsi, pranga ve sürgün, 227 beraat ve yargılama reddi cezalarıdır.



Bu Kitap, Yalnız Kitap...


“…kitaplarımı kardeşime bırakıyorum, kendisine özellikle tembih et, onun bilim adamı olmasını istiyorum…” satırlarını çoğumuz anımsarız. Deniz Gezmiş’in, idamından önce babasına hitaben yazdığı son mektubu. Peki, o kitaplara ne oldu?

İlkokuldan beri öğrenir dururuz: “Bir yazının başlığı, mutlaka içeriği hakkında bilgi vermelidir.” Ele aldığım kitabı okuyorum, yine okuyorum ve bu sonuca ulaşıyorum: “Elimdeki kitap, yalnızca kitap üzerine yazılmış. İçeriği, yalnızca kitap!”

Bahsettiğim eser, ülkemizin üretken yazarlarından, Orhan Tüleylioğlu’nun Nisan 2014 içinde çıkan kitabı. “Neden Öldürüldüler Serisi, Namlunun Ucundaki Mahalle (Gazi Mahallesi Katliamı), Maraş ve Sivas Katliamlarını anlatan” kitapların altındaki imzanın sahibi Tüleylioğlu, Milliyet Sanat’ta yazarlık yapmakta. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı kadrosunda bulunan Tüleylioğlu’nun 328 sayfalık kitabı, aynı vakfın yayınevi tarafından basılarak raflardaki yerini aldı.
Kitap; Uğur Mumcu’dan Aziz Nesin’e, Nazım Hikmet’ten Orhan Veli Kanık’a, Agop Martayan’dan Galilei’ye, Muzaffer İlhan Erdost’tan geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Gabriel Garcia Marquez’e ve hatta Chavez’e kadar onlarca isim bir araya getirmiş. Gelmelerinin tek bir nedeni var: Yalnızca kitap.

Kitapta, kitap temalı anılar var. Kitap içerikli ve Tüleylioğlu’nun akıcı kaleminden çıkan anılar, bir öykü kıvamında, kitabın kapağında yer alan resimdeki gibi, kitaptan bir kapıdan okuyucuyu çekip içine alıyor.

Eserde kitapla ilgili her şey var. Yasaklanan kitaplara dair, özellikle Türkiye’de yaşayan herkesin bildiği olaylar vardır. Ahmet Şık’ın basılmadan yasaklanan kitabı gibi ileri düzeyde yasaklamalara tanık olduğumuz günler de yakındır. Gezi olaylarında ağaçlardan sonra, direnişin en büyük simgesi olan da kitap değil miydi? Direniş Kütüphanesi’ne yapılan katkılar günlerce konuşuldu. Yalnızca bunlar da değil.

Kitap yalnızca anılar üzerine temellendirilmemiş. Anı temelinde özellikle tarihi bilgilere de yer verilmiş. “Kitap basmaya ve çalar saat kullanmaya ikna edilemeyen Türkler” Çalar Saat ve Kitap başlığıyla işlenmiş. Kitap ve Sağlık, Televizyon ve Kitap gibi başlıklarla anılar aracılığıyla ilginç bilgilere erişmek olanaklı.

Kitap, buraya kadar yazılan satırlardan da anlaşılacağı gibi, oldukça özgün bir içeriğe sahip. Kitap, gündemden kopmadan, “kitabın sesini” okuyucuya oldukça edebi nitelikte ulaştırmaya çalışmış. “Gündem sarhoşluğu yaşadığımız günlerde, 'kitap sarhoşluğu' yaşatan bu gibi eserlere ihtiyacımız oldukça fazla.” Tüleylioğlu, bu ihtiyacı tatmin etmemiz için elinden geleni yapmış.
Kitabın son kısmı Gezi direnişi sürecine ait. 120 eserden yararlanıldığını kayıt altına alan Kaynakça bölümünden hemen önce Gezi’nin “Ölümsüz Kitaplarına” yer verilmiş. Elbette kolay değildir; ölümsüz olabilmek, ölümsüz bir kitap olarak anılabilmek. İşte o ölümsüz kitaplarla ilgili bilgilerin yer aldığı bölümdeki ölümsüz kitap listesi: Ali İsmail Korkmaz, Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Medeni Yıldırım, Ahmet Atakan, Hasan Ferit Gedik ve Berkin Elvan…
Tüleylioğlu, kızı Nadya Ecem’e ithaf ettiği Yalnız Kitap’ta anısı geçen yazarların fotoğraflarının yanı sıra, önemli kimi olayların da fotoğraflarına yer vermiş. Örneğin; Nazilerin “kitap yakma şenliğinden” bir fotoğraf resmen “acıyı süslemiş.”

Kitapların başından geçenlerin tarihi, büyük olasılıkla yazının tarihi kadar eskidir. Kitabın yasaklanması, yakılmasının tarihi de böyle olsa gerek. Tüleylioğlu yazmış: MÖ 213’te Çin İmparatoru’nun okumaya son vermek amacıyla ülkedeki tüm kitapları yakmaya çalıştığı yıldan 2146 yıl sonra, 1933’te Berlin Üniversitesi önünde toplatılan milyonlarca kitap, “Alman düşmanı kitapları yakan bu ateş, kalplerinizde de vatan sevgisini tutuştursun.” söylemiyle hem de öğrenciler tarafından yakılmış. Öğrencilerin kitap yakması ile Kuzey Kore liderinin yüzde 100 civarı oyla tekrar seçilmesi koşullarındaki paralellik mutlaka bir çok bilim dalı ve disiplin tarafından değerlendirilmelidir. E tabii ki onlar yakar da biz yakamaz mıyız? 12 Eylül darbesi, dünyayla bu konuda yarışmış ve başarılı (!) sonuç elde ederek, sadece Bilim ve Sosyalizm Yayınları’nın 133.607 kitabı yakmış. Üstelik bu rakama, diğer yayınevlerinin kitapları ve korkuyla ailelerin bizzat yaktıkları kitaplar dahil değil.

Son olarak, Deniz Gezmiş’in kardeşine bıraktığı kitapların ne olduğu konusunu da Tüleylioğlu tarihe not düşmüş: “Deniz’in mektubunda kardeşine bıraktığını söylediği kitaplar, aslında 12 Mart döneminin karanlık günlerinde ailesi tarafından yakılmış.” Az da olsa yüreği serinleten ayrıntı ise “Deniz’in bundan hiç haberi olmamış…"

Bunlar, bunların ayrıntıları ve daha fazlası Yalnız Kitap’ta…